26 Mayıs 2015 Salı
Celladına Aşık Olmak / İlkim Öz
evlerin ışıkları bir bir yanarken
“İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.
Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyaların insafına teslim edeceğiz, belli. Kenar süsleri defterlerde uzayacak alabildiğine.
Ama ekmek almaya gidiyorum şimdi, dışarıda insanı ürperten güzel bir ıssızlık. Portakal ağaçlarının yanından yürüyorum, gökyüzünün değişen renklerini görüyorum. Günbatımını seyrediyorum. Birden yaşadığım kasabanın dışına çıkıyorum sanki. Yağ tenekelerine dikilen küpeçiçeklerinin, ev terliklerinin, komşu terliklerinin, misafir terliklerinin dışına çıkıyorum. Hayatın müsveddesini yaşıyormuşuz gibi örtülerle saklanan misafir odalarından uzaklaşıyorum. Gökyüzü çocukluk gibi, şair haklı, hiçbir yere gitmiyor, orada duruyor ve ben biliyorumZeze, Nemedik ve niceleri de bu gökyüzünün altında bir yerlerde. Dünyanın renkleri değişirken, erken çöken akşamlarda, o toprak yolda sanki birden hayatımın içine başka bir hayat sığdırıyorum. Kömür kokusunu, kış ayazını adımlarken kasabanın sınırlarını aşıyorum, bakkala değil de arzın merkezine gidiyorum sanırım. Gökyüzü böyleyken bir mucizeye tanık olmam an meselesi!
Bu kasabanın akşamları hep hüzünlü oluyor. Yaz geceleri bile. Biraz kimsesizlik var üzerinde ama o kimsesizliğinin farkında değil, belki de bu yüzden bu kadar seviyorum. Üzerinde çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, gece gezintilerine çıkılan, kendini eğlenceli olduğuna inandırmak için renkli florasanlarla aydınlatılan parklar. Oturup vazife gibi çekirdek çitlenen banklar ki taşrada bir ömre ne çok çekirdek sığar, çekirdek ne çok gönlü oyalar! Yol üstünde lokantalar, plastik masa sandalyeler, muşamba örtüler, bardaklarda ayran kalıntısı, uçuşan sinekler. Paris Düğün Salonu’ndan gelen neşeli sesler. Paris. Düğün. Salonu. Pascal, senin sokaklarında kırmızı balonunla koşuşturduğun şehre benzemez bizim Parisimiz. Hem düğün hem salonu…
Ama bu renklerin uçuştuğu gökyüzü altında sıradan bir şey olamaz. Güneşlikler, tüller, güpürlü danteller çok geride kaldı. Ekmek almaya değil, uzaklarda bir yere gidiyorum ben, toprak yolda, önüm arkam sağım solum sobe. Bir şeylerin olması an meselesi. Gökyüzü böyle olmazdı yoksa. Bu alacakaranlık çok fena. Yetiş Küçük Prens, bu hallerden sen anlarsın!
Ekmek almaya gidiyorum. Güneş batıyor. Belki de mucize, her gün aynı kararlılıkla, çok eskilerden kalma bir alışkanlıkla batması güneşin, bıkmadan yorulmadan. Yoksa taşra, çekirdeklerin, terliklerin, perdelerin, iç çekmelerin, “Allah büyük” demelerin yeri, uzak ihtimallerin meskeni.
“Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı” diyor Dağlarca. “Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını.” Biliyorum ki benim bundandır sevmem günbatımlarını ve biraz da olsa kabullenebilmem sıradanlığımı; insan ömrünün taşradakine benzer sınırlarını. O halde taşrada büyüyenlere ve bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlara gelsin bu yazı. Bir de küçükken (ve hȃlȃ) bir mucize bekleyenlere. Belki buluşturmuştur bizi bir günbatımı.
22 Mayıs 2015 Cuma
İlk Aşk - John Green
19 Mayıs 2015 Salı
toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak
Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam, gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.
Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.
Sebastião Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her dağın ötesinde bir hikâye, görülecek bir şey vardır, der ve hayatının geri kalanında o gittiği ovadaki ışığı unutmaz, çocukluğu onu bir biçimde dünyanın her yerinde takip eder. Ne tuhaf işte, çocuklukta bir kapı açılırmış ve oradan gelecek süzülürmüş içeriye. Graham Greene demiş bunu. Bu ışık da böyle anlardan biri olsa gerek fotoğrafçı için. Yurttaş Kane için çocukluktaki kızak neyse Salgado için de bu ışık oydu belki.
Salgado askeri rejim yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır, Paris’e yerleşir. Karısının mimarlık öğrenimi için aldığı fotoğraf makinesiyle gitgide daha çok ilgilenir. Öyle ki Dünya Ekonomi Bankası’nda bir ekonomist olarak çalışmayı bırakır ve kendini makinasıyla birlikte Afrika’nın derinliklerine atar. Salgado’nun bir fotoğrafçı olma yolundaki serüveni de böylece başlar.
Ondan sonra dünyanın türlü hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir. Katliamlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları (Exodus); savaş mağdurlarını; el emeğiyle iş üreten işçileri (Workers), fotoğraflar. Bütün dünyanın mültei çadırlarıyla kaplanmış olduğunu düşündürtecek manzaralar görür. Aylarca Afrika’da kalır. Bosna’daki, Ruanda’daki kıyımlara tanıklık eder, o insanların yanında bütün çekilen acıları fotoğraflar. İnsanların yavaş yavaş ruh sağlıklarını kaybetmelerine, delirmelerine ve yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir delilik öyküsü.” Ruanda’dan sonra insanlığın kurtuluşuna inanmaz, buradan sonra bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle “ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de aynı umutsuzluğu hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet görüntülerini paylaşmaktan geri durmamıştır. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”
Salgado çocukluktaki çiftliğine döner. tTropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada karısı Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada yeryüzünde insan eli değmemiş toprakları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Modern hayatın sızamadığı kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır.
“Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! 400 yılda gökyüzüne yükselecekler. Belki sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.Toprağın Tuzu, fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hayatına dair hikâyelerle ve Wenders’le ve oğluyla birlikte kutuplara ve Papua Yeni Gine’ye yaptığı gezilerle ilerler. Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir -ne zor ve ne güzel bir şey bu- ve film sırf bu ilham için bile izlenir.*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)
Kitap Tanıtımı: BENİM UZAK YILDIZIM - Amie Kaufman & Meagan Spooner
18 Mayıs 2015 Pazartesi
Son Zamanlarda: Kitaplarım, Kalemlerim ve Ben
7 Mayıs 2015 Perşembe
Seke Seke Uçtu Öyküler / Gürsen Özen (Günışığı Kitaplığı)
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Hamburgere Dönüşen Anne / Fatih Erdoğan (Mavibulut Yayıncılık)
4 Mayıs 2015 Pazartesi
Ne Okuyorum?: İlk Aşk - John Green
Ancak Instagram'da kitabı okumaya başladığımı söyleyerek bu fotoğrafı paylaştığımda ise çok fazla negatif yorum geldi. Kimisi kitabı yarım bıraktığını, kimisi sevmediğini, kimisi de etrafta çok fazla negatif yorum dolaştığını belirtti. Açıkçası ben fotoğrafı paylaşır paylaşmaz -- yeni kitaba büyük bir heves ve mutlulukla başlıyorken -- bu kadar olumsuz yorum yapılması ya da sonra kitabı paylaştığım her karede bu tip yorumların devam ediyor olması pek hoşuma gitmedi. Genelde tanıdığım, severek takip ettiğim kişilerin yorumları beni etkilemiyor ama çok keskin, sert yorumlar yapanlar olunca bu benim hevesimi kaçırıyor. Ben kişilerin yorumlarına genellikle o kitabı okuduysam bakıyorum; çünkü ne hevesim kaçsın istiyorum ne de spoiler / ipucu öğrenmek istiyorum. Biraz titizim bu konularda anlayacağınız =) Neyse bütün olumsuz yorumlara rağmen ister iyi, ister kötü olsun bir kitabı okuyup, kendim karar vermeyi sevdiğimden başladım İlk Aşk'ı okumaya.
Şu an 70. sayfadayım ve şimdilik benim açımdan pek sıkıcı bir tarafı yok; hatta ilgi çekici diyebilirim çünkü Colin ilginç bir karakter =) Yalnız 70. sayfada olmama rağmen hala hikayenin başındayım bundan sonrası nasıl gider bilemiyorum ;) Okuduktan sonra bakalım yorumum ne olacak ;)
Sevgiler,