26 Mayıs 2015 Salı

Celladına Aşık Olmak / İlkim Öz

Hayatımda fark yaratan kadınlardan İlkim Öz...Onun sayesinde hayata daha farklı bakabilmeyi öğrendim.En son kitabı Celladına Aşık Olmak'ı, Ankara Kitap Fuarı'ndan almış, hem de kendisine imzalatmıştım. Ama hemen okuyup bitirmemek için bir süre kütüphanemde sakladım! Evet benim böyle garip huylarım vardır. Çok sevdiğim yazarların merakla beklediğim kitaplarını alınca hemen bir çırpıda bitmesin diye okumam. Önce bir müddet kütüphanemde dinlendiririm :)Celladına Aşık Olmak bir gecede okuyup bitireceğiniz ama etkisinden uzun süre çıkamayacağınız bir kitap. Birbirinden farklı birçok kadının hikayelerini okuyacak, okurken hayretler içinde kalacaksınız. Ben açıkçası böyle hikayeleri duyunca kendi hayatımdan zaman zaman şikayet ettiğim için pişmanlık duyuyorum. Gerçekten çok zor şeyler yaşayan, hayatı altüst olan, buna rağmen o illetten kurtulamayan, hayatından çıkarıp atamayan kadınlar var. Bu kitabında da bu kadınları anlatıyor İlkim Öz. Tabii ki her kadının, her annenin ve bence en önemlisi her erkeğin okuması gereken bir kitap.Kitabın arka kapak yazısı şöyle:"Yoksa siz de mi celladınıza aşıksınız?Ülkemizde Psikoterapi Öykülerinin öncüsü olan İlkim Öz, bu kitabında 'celladına aşık olan kadınları' kaleme alıyor. Gerçek yaşam öykülerinden oluşan terapi öykülerini okurken, insanın en temel ihtiyacı olan sevme-sevilme duygusundaki eksiklerin, kişiyi ne büyük çıkmazlara götürdüğüne şahit olacaksınız. Celladına Aşık Olmak'ta yer alan psikoterapi öykülerinde, yaygın bir sendroma, Stokholm Sendromu'na ışık tutan ünlü psikolog/yazar İlkim Öz'ün bu kitabı da diğerleri gibi pek çok kadına ışık tutacaktır.'Ruhum işkencede olduğu halde neden ayrılamıyorum?' diyorsanız bu kitabı tereddütsüz okumalısınız."

evlerin ışıkları bir bir yanarken

 

“İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.

Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyaların insafına teslim edeceğiz, belli. Kenar süsleri defterlerde uzayacak alabildiğine.

Ama ekmek almaya gidiyorum şimdi, dışarıda insanı ürperten güzel bir ıssızlık. Portakal ağaçlarının yanından yürüyorum, gökyüzünün değişen renklerini görüyorum. Günbatımını seyrediyorum. Birden yaşadığım kasabanın dışına çıkıyorum sanki. Yağ tenekelerine dikilen küpeçiçeklerinin, ev terliklerinin, komşu terliklerinin, misafir terliklerinin dışına çıkıyorum. Hayatın müsveddesini yaşıyormuşuz gibi örtülerle saklanan misafir odalarından uzaklaşıyorum.  Gökyüzü çocukluk gibi, şair haklı, hiçbir yere gitmiyor, orada duruyor ve ben biliyorumZeze, Nemedik ve niceleri de bu gökyüzünün altında bir yerlerde. Dünyanın renkleri değişirken, erken çöken akşamlarda, o toprak yolda sanki birden hayatımın içine başka bir hayat sığdırıyorum. Kömür kokusunu, kış ayazını adımlarken kasabanın sınırlarını aşıyorum, bakkala değil de arzın merkezine gidiyorum sanırım. Gökyüzü böyleyken bir mucizeye tanık olmam an meselesi!  

Bu kasabanın akşamları hep hüzünlü oluyor. Yaz geceleri bile. Biraz kimsesizlik var üzerinde ama o kimsesizliğinin farkında değil, belki de bu yüzden bu kadar seviyorum. Üzerinde çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, gece gezintilerine çıkılan, kendini eğlenceli olduğuna inandırmak için renkli florasanlarla aydınlatılan parklar. Oturup vazife gibi çekirdek çitlenen banklar ki taşrada bir ömre ne çok çekirdek sığar, çekirdek ne çok gönlü oyalar! Yol üstünde lokantalar, plastik masa sandalyeler, muşamba örtüler, bardaklarda ayran kalıntısı, uçuşan sinekler. Paris Düğün Salonu’ndan gelen neşeli sesler. Paris. Düğün. Salonu. Pascal, senin sokaklarında kırmızı balonunla koşuşturduğun şehre benzemez bizim Parisimiz. Hem düğün hem salonu…

Ama bu renklerin uçuştuğu gökyüzü altında sıradan bir şey olamaz. Güneşlikler, tüller, güpürlü danteller çok geride kaldı. Ekmek almaya değil, uzaklarda bir yere gidiyorum ben, toprak yolda, önüm arkam sağım solum sobe. Bir şeylerin olması an meselesi. Gökyüzü böyle olmazdı yoksa. Bu alacakaranlık çok fena. Yetiş Küçük Prens, bu hallerden sen anlarsın!

Ekmek almaya gidiyorum. Güneş batıyor. Belki de mucize, her gün aynı kararlılıkla, çok eskilerden kalma bir alışkanlıkla batması güneşin, bıkmadan yorulmadan. Yoksa taşra, çekirdeklerin, terliklerin, perdelerin, iç çekmelerin, “Allah büyük” demelerin yeri, uzak ihtimallerin meskeni.

“Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı” diyor Dağlarca. “Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını.” Biliyorum ki benim bundandır sevmem günbatımlarını ve biraz da olsa kabullenebilmem sıradanlığımı; insan ömrünün taşradakine benzer sınırlarını. O halde taşrada büyüyenlere ve bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlara gelsin bu yazı. Bir de küçükken (ve hȃlȃ) bir mucize bekleyenlere. Belki buluşturmuştur bizi bir günbatımı. 

22 Mayıs 2015 Cuma

İlk Aşk - John Green

İlk Aşk John Green'i tanımak için konusuna bakarak aldığım bir kitaptı. Yoğunluktan biraz elimde süründü ama dün gece bitirdiğimde iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu yani çok beğendim.Instagram'da bu kitabı okuduğumu ilk paylaşığımda çoğunlukla olumsuz yorumlar aldım, hatta sonraki paylaşımlarımda da devam etti bu. Kimi yorumlar tanıdığım kişiler tarafından geldi ki ne derlerse desinler yorumlarını görmek mutlu ediyor beni ama tanımadığım bir çoğunluk var ki genelde hem olumsuz hem de hoş olmayan bir eleştirel yaklaşımda bulundular. Daha kitabı elime alır almaz benim hevesimi kaçırmaya çalışır derecede yorum yapılması çok hoş değildi açıkçası. Neyse ben kitabı neden beğendiğimi açıklayayım size. Kitap üstün zekalı bir çocuğun bir kez daha terkedilmesiyle sonuçlanan aşk hayatının onu nereye götürdüğünü esprili ve bolca matematiksel bir dille anlatıyor. Matematiksel kısımları yorucu ya da anlaşılmaz gelebilir ama genel olarak Colin ve yakın arkadaşının diyalogları, hayatlarını değiştiren dönüm noktaları ve bu gençlerin geleceğini belirleryen deneyimleri okurken bana keyif verdi. Öyle ki çoğu zaman kahkahalar attım Colin ve Hasan'ın diyaloglarına. Kısacası John Green'in dilini ve yarattığı karakterleri sevdim, diğer kitaplarını da eğer ilgimi çekecek konulara sahipse okumak isterim.Kitap genç yetişkin türünde belki de bu nedenle yalın ve sürükleyici anlatım diliyle daha çok gençlere hitap ettiği düşünülüyor. Ancak dünya üzerinde bu türü severek okuyanlar yalnızca gençler değil ki zaten ben hiçbir kitabın belli bir yaş aralığına hitap ettiğine inanmıyorum bir edebiyatçı ve 31 yaşında bir kişi olarak. Çocuk kitaplarını hala severek okumuyor muyuz? Okumaktan keyif aldıktan sürece dilediğimiz kitabı okumakta özgürüz =)Eğer konusu ilginizi çekerse pek tabii tavsiye ederim okumanızı.Sevgiler.

19 Mayıs 2015 Salı

toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak

Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião  Salgado tarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam,  gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.

Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.

Sebastião  Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her dağın ötesinde bir hikâye, görülecek bir şey vardır, der ve hayatının geri kalanında o gittiği ovadaki ışığı unutmaz, çocukluğu onu bir biçimde dünyanın her yerinde takip eder. Ne tuhaf işte, çocuklukta bir kapı açılırmış ve oradan gelecek süzülürmüş içeriye. Graham Greene demiş bunu. Bu ışık da böyle anlardan biri olsa gerek fotoğrafçı için. Yurttaş Kane için çocukluktaki kızak neyse Salgado için de bu ışık oydu belki.  

Salgado askeri rejim yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır, Paris’e yerleşir. Karısının mimarlık öğrenimi için aldığı fotoğraf makinesiyle gitgide daha çok ilgilenir. Öyle ki Dünya Ekonomi Bankası’nda bir ekonomist olarak çalışmayı bırakır ve kendini makinasıyla birlikte Afrika’nın derinliklerine atar. Salgado’nun bir fotoğrafçı olma yolundaki serüveni de böylece başlar.

Ondan sonra dünyanın türlü hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir. Katliamlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları (Exodus); savaş mağdurlarını; el emeğiyle iş üreten işçileri (Workers), fotoğraflar. Bütün dünyanın mültei çadırlarıyla kaplanmış olduğunu düşündürtecek manzaralar görür. Aylarca Afrika’da kalır. Bosna’daki, Ruanda’daki kıyımlara tanıklık eder, o insanların yanında bütün çekilen acıları fotoğraflar. İnsanların yavaş yavaş ruh sağlıklarını kaybetmelerine, delirmelerine ve yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir delilik öyküsü.” Ruanda’dan sonra insanlığın kurtuluşuna inanmaz, buradan sonra bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle “ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de aynı umutsuzluğu hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet görüntülerini paylaşmaktan geri durmamıştır. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”

Salgado çocukluktaki çiftliğine döner. tTropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada karısı Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada yeryüzünde insan eli değmemiş toprakları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Modern hayatın sızamadığı kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır.

“Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! 400 yılda gökyüzüne yükselecekler. Belki sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.

Toprağın Tuzu, fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hayatına dair hikâyelerle ve Wenders’le ve oğluyla birlikte kutuplara ve Papua Yeni Gine’ye yaptığı gezilerle ilerler. Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir -ne zor ve ne güzel bir şey bu- ve film sırf bu ilham için bile izlenir.*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)

Kitap Tanıtımı: BENİM UZAK YILDIZIM - Amie Kaufman & Meagan Spooner

GO! Kitap'ı nasıl sevdiğimi size daha önce de yazmıştım; harika genç-yetişkin (young-adult) kitaplarını dilimize çeviriyorlar. Ben yayınevini keşfettiğimden beri büyük bir mutluluk ve heyecanla takip ediyorum yayımladıkları kitapları ve Benim Uzak Yıldızım da kargoda bana doğru geliyorken sizlerle de heyecanımı paylaşayım istedim.Aşağıdaki tanıtım yazısından kitabın konusu hakkında bilgi edinebilirsiniz. Yalnız kitabın kapağı ne kadar muhteşem, değil mi? ^o^O GECENİN, DEVASA UZAY GEMİSİ İKARUS'TAKİ DİĞER GECELERDEN HİÇBİR FARKI YOKTUR. Ta ki o büyük felaket gerçekleşene ve İkarus yakınlardaki bir gezegene düşene dek. Elli bin yolcu kapasiteli gemiden yalnızca iki kişi kurtulmuştur: Evrenin en zengin adamının kızı Lilac LaRoux ve genç bir savaş kahramanı olan Binbaşı Tarver Merendsen.Binbaşı Merendsen, Lilac gibi kızların insanın başına beladan başka bir şey getirmediklerini uzun zaman önce öğrenmiştir. Lilac da, Tarver’ın kendi iyiliği için, onu kendisinden uzak tutması gerektiğinin farkındadır. Ama ıssızlığın ortasında hayatta kalabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Açlık, soğuk ve vahşi hayvanlara bir de Lilac’ın duyduğu fısıltılar eklenince birbirlerine güvenmekten başka çareleri kalmaz. Ne var ki çok geçmeden, onları birbirlerinin kollarına iten bu trajediden büyük bir aşk doğar. Artık kurtulup kendi gezegenlerinde bir ömür ayrı kalmaktansa düştükleri bu ıssız gezegende birlikte olmayı tercih ederler.Ama her adımda onları takip eden gizemli fısıltıların ardındaki gerçeği öğrenmeleriyle her şey bir anda değişir. Lilac ile Tarver o gezegenden ayrılsalar bile artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.Nefes kesen bilim kurgu üçlemesinin ilk kitabı, Benim Uzak Yıldızım, zaman ve mekân tanımayan sonsuz bir aşkın hikâyesi…(Tanıtım Bülteninden.)

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Son Zamanlarda: Kitaplarım, Kalemlerim ve Ben

Merhaba!Uzun aralar vererek yazmaktan nefret ediyorum ama mecburen öyle oluyor =) Hayat böyle; hem yoğun zamanlarımız hem de daha rahat olduğumuz zamanlar oluyor ama dengede olanlar daha az ne yazık ki =) Yine de bu yoğunlukta çok güzel bir alışkanlık kazandım o da çok kısa dinlenme anlarımda bile kafamı kitaplarla boşaltabilmek. Bu benim için çok önemli bir kazanç çünkü genellikle çok yoğun olduğumda stres altında oluyorum ve konsantre olmam güçleşiyor. Ama sanırım yaz aylarının gelişi, havanın güzel oluşu ve günlerin uzamasının da yarattığı pozitif etkiyle bu şekilde zihnim rahatlamaya başladı, çok mutluyum.Ama kitap bitirme konusunda o kadar mutlu değilim =) Tabii ki kısa kitap okuma molaları kitap bitirmeme yetmiyor. İlk Aşk'ı bitiremedim hala, ama araya bir çizgi romann bir de daha kısa bir kitap sokmayı başardım.Ama çok fazla olumsuz eleştiri almasına rağmen ben İlk Aşk'ı beğendim; oldukça eğlenceli bir kitap benim için. Bol bol işaretledim, altını çizdim ve keyifle okuyorum =)Ve son olarak bu yazının kırtasiye bonusu =) Son zamanlarda en severek kullandığım kalemlerim. Sırasıyla;Accessorize siyah tükenmez kalem,Zebra Sarasa Clip Blue Black 0.7,Zebra Sarasa Clip Gray 0.7,Stabilo Point 88 Gri,Stabilo Pen 68 Açık Gri,Stabilo Swano White 2B Kurşun Kalem,Scrikss Peak Dolma Kalem 0.3mm Mavi.Defter: Keskin Color Soft Pembe.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Seke Seke Uçtu Öyküler / Gürsen Özen (Günışığı Kitaplığı)

Günışığı Kitaplığı'nın nefis kitaplarına bir yenisi daha eklenmiş!

Seke Seke Uçtu Öyküler

Gürsen Özen

Editör: Müren Beykan

Resimleyen: Mustafa Delioğlu

Birbirinden renkli 15 öykü, Gürsen Özen'in ilk kitabında...

Havada çocuk sesi var!

Çocuk dünyasının umutlarını, özlemlerini, kırgınlıklarını dillendiren Gürsen Özen'in ilk öykü kitabı, gündelik yaşamdan muzip ve neşeli ayrıntılarla dolu. Her yaştan okurun keyif alacağı 15 öykü, arkadaşlığın, oyunun, aile ilişkilerinin, komşuluğun ve okul günlerinin renkli anılarını sunuyor. Uzun yıllar öğretmenlik yapan yazarın, Türkiye'nin farklı bölgelerinden insanlara ilişkin ayrıntıları ele alışı, gülümseten deyişleri, akıcı edebiyat dili dikkati çekiyor. Çocuğun yakın çevresine bakışının, öğretmenleriyle ve ebeveynleriyle kurduğu ilişkinin ön planda tutulduğu renkli öyküler, okuru düşünmeye, hayal kurmaya, kendi öykülerini yaratmaya davet ediyor. Çocukluğun bin bir halini anlatan bu kitapta, mahalleden geçen baloncunun yarattığı heyecan, kamp çadırında uyumanın verdiği tedirginlik, fen deneyinde yıldızları yakalamanın coşkusu gibi onlarca duygu, okuruyla buluşmayı bekliyor. Her öyküde yaşamı yücelten bir umut yeşeriyor.

Kitapta yer alan 15 öykü: Okyanusta Deniz'i Özlemek; Tavşan Çetesi; Çeyrek Altın Günü; Issız ve Işıksız; Güller Yağdı, Kuşlar Uçtu; Delikli Beyaz Peynir; Çikolata Sesli Kadın; Seke Seke Uçtu Sesler; Yıldız Taşıyan Çocuklar; Tüy Tüy, Kanat Kanat Pembe; Camgöbeği Mavi; Cup Diye Oyuna Düştük; Balonlar ve Köpükten Öfkeler; Güneş Konmuş Yağmurluğuma; Gugukkular.

Gürsen Özen, 1949 yılında Balıkesir, Susurluk'ta doğdu. Bolu Kız Öğretmen Okulu'ndaki eğitiminin ardından, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nden mezun oldu. Artvin Şavşat'ta başladığı öğretmenliği, uzun yıllar Fethiye Lisesi'nde sürdürdü; sonrasında da dershane ve özel okullarda görev yaptı. Edebiyat öğretmenliğini sosyal çalışmalarla destekleyen Özen, gençlerle ve çocuklarla ilgili sosyal ve kültürel projelere emek verdi. Uzun yürüyüşleri ve otobüs yolculuklarını seven yazar çocukluğun farklı hallerini Seke Seke Uçtu Öyküler (2015) adlı ilk kitabında öyküleştirdi. Çocukların zengin ve pırıltılı dünyasından ödünç aldığı izlenimleri bu kitapla onlara armağan etmek isteyen Özen, eşiyle birlikte Fethiye'de yaşıyor; iki çocuğu var.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Hamburgere Dönüşen Anne / Fatih Erdoğan (Mavibulut Yayıncılık)

Mavibulut'un kitaplarına bayıldığımı söylemiş miydim?Peki, Fatih Erdoğan'a bayıldığımı?Zaten bu ikisi birbirine bağlı :)Hamburgere Dönüşen Anne, Fatih Erdoğan'ın yeni kitaplarından. Yine çok güzel yazmış.Evin annesi Güler Hanım, bir gün aniden hamburgere dönüşüyor ve ailenin diğer üyeleri ne yapacaklarını şaşırıyor. Hele de komşuları Ayten Hanım gelip Güler Hanım'ı sorunca, işler iyice çıkmaza giriyor!Kitap çok neşeli, okurken yüzünüzdeki gülümseme silinmiyor. Çocuklarınız için alırsanız, dayanamayıp sizin de okuyacağınıza eminim! Ha yok kendiniz için alırsanız, zaten sorun yok :)Kitabın tanıtım yazısı şöyle:"Not: Lütfen kitabı yemeyin!Evli ve iki çocuklu Güler hanım bir sabah uyandığında kendini orta boy bir hamburgere dönüşmüş olarak buldu. Bu da çok tuhaf sayılmazdı çünkü Güler hanım da orta boyluydu. O nedenle kocası Hasan bey ve oğulları Ege ile Emre de bu duruma çok şaşırmadılar. Ama anneleri bir hamburgere dönüştüyse o sabah kahvaltıyı kim hazırlayacaktı? Peki ya kim çay koyacaktı? En iyisi kahvaltıyı börekçide yapmaktı...Evet evet, en mantıklısı buydu. Annelerini yiyecek halleri yoktu ya!Dünyadaki işleri çoğunun kadın emeğiyle yapıldığı ama tabiri caizse "kaymağını" erkeklerin yediği hepimizin malumudur. Ya da belki de değildir... Gerçekten de hepimiz bu durumu o kadar kanıksamışızdır ki etrafımızda kendi kendine yoluna giren birçok sorunun arkasındaki ince dokunuşun farkına bile varmayız. Taa ki onu kaybedene dek!Bu kitapta da kahramanımız Güler Hanım'ın yemekleri yerine hamburger istediklerini söyleyen eşi ve çocukları ertesi gün Güler Hanım'ı bir hamburgere dönüşmüş olarak bulurlar! Fatih Erdoğan, kendi gülmeden güldüren esprileri ve bunları anlatırken takındığı 'ciddi' tonuyla daha ilk sayfadan itibaren bize kahkahalar attırmakla kalmıyor, üst üste dizdiği acayiplikler silsilesiyle aslında hepimizin her gün aşina olduğu, fazlasıyla 'gerçek' ve bir o kadar da lezzetli bir hikaye ortaya çıkarıyor."

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne Okuyorum?: İlk Aşk - John Green

Yetenek bittikten sonra fantastik edebiyata biraz ara verip ne zamandır merak ettiğim yazarlar listesinden John Green'in İlk Aşk isimli çağdaş / modern yazın türündeki romanını okumaya karar verdim. Yazarın neden bu kitabı derseniz, popüler kitabı Aynı Yıldızın Altında bana göre fazla duygusal & hüzünlü olduğundan diğer kitapları içersinde de konusu ilginç ve eğlenceli gözüken bu olmasından ötürü kitap fuarından bu kitabını almıştım. Genç yetişkin edebiyat alanında yazarın bu kadar popüler oluşu ilgimi uzun zamandır çekiyordu ama ancak fuar zamanı karar verip alabildim.

Ancak Instagram'da kitabı okumaya başladığımı söyleyerek bu fotoğrafı paylaştığımda ise çok fazla negatif yorum geldi. Kimisi kitabı yarım bıraktığını, kimisi sevmediğini, kimisi de etrafta çok fazla negatif yorum dolaştığını belirtti. Açıkçası ben fotoğrafı paylaşır paylaşmaz -- yeni kitaba büyük bir heves ve mutlulukla başlıyorken -- bu kadar olumsuz yorum yapılması ya da sonra kitabı paylaştığım her karede bu tip yorumların devam ediyor olması pek hoşuma gitmedi. Genelde tanıdığım, severek takip ettiğim kişilerin yorumları beni etkilemiyor ama çok keskin, sert yorumlar yapanlar olunca bu benim hevesimi kaçırıyor. Ben kişilerin yorumlarına genellikle o kitabı okuduysam bakıyorum; çünkü ne hevesim kaçsın istiyorum ne de spoiler / ipucu öğrenmek istiyorum. Biraz titizim bu konularda anlayacağınız =) Neyse bütün olumsuz yorumlara rağmen ister iyi, ister kötü olsun bir kitabı okuyup, kendim karar vermeyi sevdiğimden başladım İlk Aşk'ı okumaya.

Şu an 70. sayfadayım ve şimdilik benim açımdan pek sıkıcı bir tarafı yok; hatta ilgi çekici diyebilirim çünkü Colin ilginç bir karakter =) Yalnız 70. sayfada  olmama rağmen hala hikayenin başındayım bundan sonrası nasıl gider bilemiyorum ;) Okuduktan sonra bakalım yorumum ne olacak ;)

Sevgiler,

1 Mayıs 2015 Cuma

Hayat Yayınları Kitapseverleri Hayata Aşkla Dokunmaya Davet Ediyor!

Hayat Yayınları, "Aşkla Dokun Hayata" serisi kitapları ile okuyucularını aşkın ayrılıktan kavuşmaya, hüzünden coşkuya kadar tüm duygularını taşıyan bir yolculuğa çıkarıyor.Hayat Yayınları'nın, Aşkın tüm renklerini kapsayan "Aşkla Dokun Hayata" serisinin ilk dört kitabı "Bana Aşkımızı Anlat",  "Aşk-ı Rana", "Yalnızca Rabbine Yönel" ve "Gülsima Ağlama Ne Olursun" çıktı. Ben şimdilik iki tanesini okudum.Aşk, insanoğlunun kalbinde hala şarkılarını söylemeye devam ediyor. Siz de Hayata Aşkla Dokunmaya Var Mısınız?Aşk-ı Rana / Güney UtkunYüreğinize dokunan bir kitap okumak ister misiniz?Öyle Aşk-ı Rana' yı okuyun.Kitapta karşılıksız bir aşk, sızısı hiç azalmayan bir hasret, hastalığa yenik düşen bir genç şair, fakültede işlenen esrarengiz bir cinayet ve gizem perdesi ardındaki esrarengiz olaylar anlatılıyor.Sade anlatımı, yalın dili ve akıcı hikayesiyle bir solukta okuyacağınız bir kitap. Özellikle tatil için birebir. Eğer uzun bir seyahate çıkacaksanız, alın yanınıza Aşk-ı Rana'yı derim.Bana Aşkımızı Anlat / Zekeriya EfiloğluOkuyup bir kenara koyabileceğiniz, bitti deyip bırakabileceğiniz bir kitap değil Bana Aşkımızı Anlat. Onu hep başucunuzda muhafaza etmeli, sık sık alıp okumalı, ruhunuzu yenilemelisiniz. Öyle güzel anlatıyor ki aşkı, insan inanmak istiyor..."Her veda elveda değildir ey can; belki de bir merhabadır seni lime lime eden heyecan.Her seni terk ediyorum sözünü bir bitiş, bir tükeniş ve bir son olarak algılama. Seni terk ediyorum değil, seni dert ediyorumdur, unutma.Nihayet yangınların olacak kışa öykünür gibi ve donacaksın terlediğin akşamlarda. Kanatları kırılmış bir ikindide gideceksin, oysa yuvasına dönmemiş olacak ebabil...Aşk lafını söylemek değil safını belli etmektir, bunu böylece bil...""Aşk, sevgilinin içtimasında hep 'hazırol'da beklemektir.""Aşk acıların bedelini taksit taksit değil peşin ödemektir.""Aşk hamal olmak değil, hemhal olmaktır. Hamal olanlar aşkı bedeniyle, hemhal olanlar yüreğiyle taşır."