24 Aralık 2013 Salı

Yolun Sonundaki Okyanus - Neil Gaiman

"Efsaneleri severim. Ne yetişkinler ne çocuklar için yazılmışlardır. Bu tür ayrımların ötesindedirler. Neyseler odurlar.""Kitap okurken hiçbir şeyden korkmazdım."" Sana çok önemli bir sır vereceğim: İçlerine baktığında, yetişkinler de yetişkin değildir. Dışarıdan, büyük, düşüncesiz veya ne yaptığını bilen kişilermiş gibi görünebilirler. Ama içleri çocukken nasılsa öyledir. Senin yaşındayken nasıllarsa öyledirler. Doğruyu söylemek gerekirse, artık yetişkin kalmadı. Koca dünyada bir tane bile yok."" Yetişkin vücutlarına hapsedilmiş çocuklar mıydı yani hepsi? Uzun ve sıkıcı yetişkin kitaplarının içine saklanmış çocuk kitapları mıydılar?" Keyifle okuduğum bir diğer Neil Gaiman kitabıydı Yolun Sonundaki Okyanus; hatta en sevdiklerimden biri oldu. Gaiman'ın her kitabında o ince detaylarla bezenmiş harikulade alternatif dünyaları ve karakterleri görmek çok hoşuma gidiyor.Şimdi tekrar elime daha önce yarım bıraktığım American Gods'ı aldım. Sanırım Gaiman'ın bir sözüydü; kitapların da cinsiyeti var diyordu ve American Gods'ın erkek olduğunu söylüyordu, belki de bu yüzden beni şu ana kadar en zorlayan kitabı bu oldu Gaiman'ın =) Bakalım nasıl gidecek ;)

18 Aralık 2013 Çarşamba

Aynı Yatakta Üçümüz / İlkim Öz

Gerçekten çok sevdiğim, işini dört dörtlük yaptığına inandığım, samimi, başarılı bir psikolog İlkim Öz.Bugüne dek çıkan hemen hemen tüm kitaplarını okudum.Geçtiğimiz günlerde İlkim Öz, son kitabı Aynı Yatakta Üçümüz'ü okurlarının beğenisine sundu. Sosyal medyadan devamlı takip ediyordum kitabının ne zaman çıkacağını, çıkar çıkmaz da alıp okudum.İlkim Öz öyle bir kitap yazmış ki, Türkiye' de yaşayan herkes, anne, baba, çocuk, genç, yaşlı, kız, erkek herkes okumalı.Kitapta 3 farklı kadının birbirinden acı hikayeleri anlatılıyor. Sema, Remziye ve Arzu. Üçü de öyle şeyler yaşamış ki, okurken içiniz acıyor. Üç farklı hikaye ama üçünün de ortak özelliği, bu kadınların, erkeklerin hayatındaki diğer kadınlar (İlkim Hanım'ın tabiriyle 'öteki kadınlar') olmaları.İlkim Hanım'ın kitapta yer alan öyle güzel sözleri var ki, burada bazılarını paylaşmak istiyorum:"Çocuklukta yaşadığınız olumsuz anılar, başınızın üzerindeki yağmur bulutu gibidir. Her yer günlük güneşlikken, sizin ruhunuz puslu, fırtınalı ve yağmurludur. Siz nereye giderseniz gidin, yağmur bulutunuz sizinle gelir. Ve sizi asla terk etmez.""Yaşadığı sürece insanın en zor yolculuğu kendisinedir. Dev bir aynada bütün kusurlarını görmeye benzer bu.""Geçmişteki bazı yaşantıları görünmeyen bir iğne iplikle ruhuna diker insan. Onları hayatından ne sökebilir, ne de hayatına yama yapabilir. Cesareti yetersiz kalır pişmanlıklarının yanında. Utanç duygusunun sardığı benlik, kendisini herkesten, kendinden bile saklar. Oysa bilinmez ki insanın kendisinden kaçacağı hiçbir yer yoktur."Bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun. Dünyada ne hayatlar var, neler yaşanıyor tanık olmak için...

Kitap Ayraçları ^o^

Benim bu küçük 1TL'lik mıknatıslı kitap ayraçlarından yeni haberim oldu desem =D Daha doğrusu hep bir yerlerde görüyordum ama bu kadar ucuz ve çok fazla çeşide sahip olduklarından haberim yoktu :D Gittiğim kırtasiyede bu ikisi hoşuma gitti ama başka yerlerde de bakacağım ;)

17 Aralık 2013 Salı

Bir Kadının Hikayesi / Gökçe Dölek

"Aşk için cesareti, standart bir mutluluk içinse esareti göze almalısın..."Kitabı özetleyen bir cümle ile başlamak istedim yazıma...Tesadüf eseri tanıştım bu kitapla ve yazarıyla. Mail adresime gelen tanıtım yazısı üzerine haberim oldu böyle bir kitabın varlığından. İyi ki de oldu yoksa kitapçıda görüp çok da ilgimi çekmezdi sanırım. Öyle günler öncesinden 'çıktı çıkıyor!!!' diye duyurulan, günümüzün popüler yazarlarının yazdığı ve büyük yayınevleri tarafından çıkarılan bir kitap olmadığı için, büyük ihtimalle kitabevlerinin raflarının en arka sıralarında belki 1-2 adet yer alacak bir kitap. Muhtemelen siz de haberdar değilsiniz, bu nedenle sizi haberdar etmek istedim.Kitabı elinize aldığınızda, 'aman okumasam mı acaba' diye düşünmeniz normal, çok çekici bir kapağı ve tasarımı yok. Ama kesinlikle okumalısınız. Öyle dolu dolu, öyle akıcı, öyle doyurucu ki, bittiğinde 'iyi ki okudum' diyeceğinize inanıyorum.Sizin, benim gibi bir kadın, kitabın ana karakteri Funda. Cenk ile evli, ona tapan bir kocası var ama o evliliğinin doğru olup olmadığını sorguluyor devamlı. Kafası çok karışık, sürekli sorular soruyor ve bütün bunların yanında, günün birinde, çok sevdiği ve severek ayrıldığı eski sevgilisi Tarık ile karşılaşınca, duyguları tamamen altüst oluyor.Böyle anlatınca sıradan bir hikaye gibi geliyor ama inanın değil. Kitabın yazarı Gökçe Hanım'ın hayatla ilgili öyle doğru tespitleri var ki ve bunları cümlelere öyle güzel dökmüş ki, bazı paragrafları tekrar tekrar okurken buldum kendimi...Bu kitabı ne yapın edin bulun, alın ve okuyun. Her kadın okumalı...Mutlaka kendinizden birşeyler bulacaksınız...

kördüğüm

Yıllar Sonra albümünü Ayşe’yle yurt odasında gece gündüz dinlerdik, Hümeyra’nın sanki dışarıdan değil de içimizden, çok derin bir yerden gelirdi sesi.  Gelecekten bir sıkıntı vaat eder gibiydi bu şarkılar, biz de istiflenmiş yurt odasında ağlamadan ona ağlardık. Bugünden bakınca o zamanın derdi kederi çok çocuksu görünüyor gözüme. İçine tam sızmadığın bir hayatta bir şeylere prova yaparcasına. Bir şeyler birkaç beden büyük sanki. Üzerimizdeki Tiffany Tomato kazaklarından hallice:)

O sıralar zaman zaman "bunalımlara" sürüklensem de, kendime çaktırmasam da iyimserlikle doluyum. Yeryüzünün mucizeleri var keşfedilecek. Sokaklarda ve kitapçılarda -Pazartesileri dersi ektiğim günlerde- bazen o kadar heyecanla dolaşıyorum ki o taşkın ruh halinden yorgun düşüyorum. (Şanzelize boyunca tasasız dolaşan bir Amerikalıyım, elimde Herald Tribune eksik!) Birbirimize renkler yakıştırıyoruz arkadaşlarla. Bana mavi düşüyor. Onu bilmem de Hümeyra’nın sesi olsa olsa lacivert. Onu dinlerken gelecek günlerin yasını tutuyoruz, payımıza düşen kadarını, ayrıldıklarımızı düşünüp. Boncukları seviyorum, mavi boncuklar alıp duruyorum, Atatürk Bulvarı’nda uzun yürüyüşler yapıyorum. Sonbaharı güzel bu şehrin! Ayşe ile eve çıkıyoruz sonra. Kek yapıyor Ayşe, evin içi çok güzel kokuyor. Sizi kucaklayan bir şey bu koku! Daha önce demiştim, duvarda Mavi posteri asılı, pek çok öğrenci evinde olduğu gibi. (O zamanlar “ tarz” sahibi olmak bu kadar kafaya takılmıyor.) Yürek paralayan bir flüt sesini getiriyor aklıma bu poster.

Ve bu şarkı: Kördüğüm. Yazıyı yazarken defalarca dinledim. Aklıma, mezuniyet sonrası elden ele dolaşan lise gömleğime annemin yazdığı cümleyi getirdi: “Çözülmüyor içimdeki kördüğüm.” Bu cümle hep duraklattı, hep duraklatıyor beni. Benim için küçük bir hayata sıkışmış, büyük bir dünyadan haberdar kadınların sıkıntısının cümlesi oluyor. Mavisi solmuş bir gömlek cebi üzerinde. Şimdi şimdi bu kördüğümü tanıdığımı düşünüyorum. Aslında gözümün önüne gemi halatlarından koca bir düğüm geliyor.

Geçen gün bir kafede oturuyorum. Elimde Henry Miller’ın yazdığı Rimbaud biyografisi. Neden bu kitabı seçtim ben de bilmiyorum. Kitaplıkta serbest bir gezinme sonrasında elimdeydi. Yoğun bir çalışma döneminden sonra, hiç kitap okuyamamış olmanın verdiği eziklikle bir gece kitaplara baktım. Acele etmeden, ağır ağır. (Kitapların en incesi buydu:) Sadece bu kitabı değil, Rimbaud’dan Cehennemde Bir Mevsim’i ve Sartre’dan Baudelaire biyografisini de birlikte okumaya başladım. Sartre çok katı geldi, sanırım tanısam arkadaş olamazmışım kendisiyle. Baudelaire’i bir cerrah soğukkanlılığıyla neredeyse merhametsizce inceleyerek yazmış. Henry Miller ise kendi üzerinden anlamaya çalışmış şairi, daha yakın buldum o yüzden. Sözünü sakınmıyor yoksa. “Gelecek, ‘kötü’nün alanını bir gizem kalmayıncaya kadar keşfetmekle yükümlü olacak,” diyor. “Güzelliğin acı köklerini keşfedeceğiz, kökü ve çiçeği, yaprağı ve tomurcuğu olumlayacağız.” Rimbaud’nun hocası, “kötülüğün derinliklerini kulaçlamış” Baudelaire’den söz açıyor. Kimi cümlelerden sonra biraz ara verme ihtiyacı duyuyorum. Yan masada yirmili yaşlarda birisi telefonda konuşuyor. Sevgilisiyle olsa gerek. “Fındıkkıranım benim,” diyor. Gülüyor kıkır kıkır. “Gelirim bak…” “O halde tüpçü kılığında gelirim… O zaman sütçü kılığında gelirim. O zamaaaan… Kek yapıp getiririm.” “Dedim/dedi’li halk şiirleri gibi bu konuşma tekrarlarla böyle devam ediyor. Sevgilisi nasıl biridir diye merak ediyorum. tırnakları ojeli midir, azıcık deli midir, dizilerdeki gibi “aşkım” mı diyordur, boncukları seviyor mudur… O sırada bir şeyler yakıştırıveriyorum bu çifte. Seviyorlar birbirlerini ve oynadıkları bu oyunlar, ne kadar klişe olursa olsun onları kıkırdatacak. Hem sonra kek yapan bir sevgili söz konusu. Belki de hiç acılaşmayacaklar! (Hayal kuruyorum canım.) Ne olursa olsun yüreğimi hafifleten bir şey bu. Can sıkıntısı bazen böyle sizin dışınızda çözülüyor.

Peki bu “ruh ağrısı”ndan mustarip, günlük yaşamı gereksinmemiş olan şairleri nereye koyacağız? Onların hayatlarını okurken büyülenmenin yanı sıra bazen bir kuyunun içindeymiş gibi hissediyor insan. Sesleri, Hümeyra’nın sesi gibi çok derinden geliyor. Üzerinizdeki battaniyeyi, bütün örtüleri çekiyorlar. “Kalkın kalkın!” İnsan o sıcaklıkta belki biraz kendinden geçmiş oluyor ve her ne kadar diriltici olsa da birden  soğukla karşılaşmak istemiyor. Yine de belli belirsiz bir ürperme isteği taşıyor.

"Rimbaud yürek dediğimiz o narin yerin, tüm şairlerden daha fazla yerlisi,” diyor Henry Miller, “bir kördüğüm ki içim," diyor Hümeyra, “ıslak kek uzmanlık alanım" diyor telefondaki çocuk. Hepsinin hayatta bir karşılığı olmalı.Ne kadar kafa karıştırıcı.

Şunu söyleyebilirim ama, sanırım artık böyle bir kitabı, içinde kaybolurcasına okuyamıyorum. Düşme ya da dağılma korkusu mudur yoksa nedir bu bilmiyorum. Karanlığı biliyorum, ara ara da bakıyorum orada mı diye (evet, orada!), kördüğüm de yerinde ama bir kek kokusu da muhakkak olsun istiyorum. Bir kek kokusu, bir battaniye, bir kahve. Çok mu?

Minik Mutluluklar ^o^

Defterler, kalemler... mutluluk vermiyor mu insana? =)