26 Aralık 2015 Cumartesi
En güzeli, çocuk kitapları!
15 Aralık 2015 Salı
Aytül Akal Kitapları
28 Kasım 2015 Cumartesi
Düşler Sirki / Angela Nanetti
7 Kasım 2015 Cumartesi
Umut Sokağı Çocukları / Gülsevin Kıral
24 Ekim 2015 Cumartesi
Darmadağın / Aslı Der
20 Ekim 2015 Salı
Ben Ayrıkotu / İrem Uşar
13 Ekim 2015 Salı
Benim Babam Ömür Adam / Ömer Açık
8 Ekim 2015 Perşembe
Yoksa Hayat Gençken Daha Mı Zor?
6 Ekim 2015 Salı
Zeynep Cemali Edebiyat Günü
3 Ekim 2015 Cumartesi
Martı Yayınları'ndan yeniler!
19 Eylül 2015 Cumartesi
Sana Söyleyemediğim Her Şey
17 Eylül 2015 Perşembe
Mavibulut'tan Yeni Kitap
12 Eylül 2015 Cumartesi
Günışığı Kitaplığı ve ON8 Kitap'tan Yeniler
1 Eylül 2015 Salı
Şeftali Kokan Bir Yaz / Jodi Lynn Anderson
29 Ağustos 2015 Cumartesi
Agapi Yayınları'ndan iki kitap
22 Ağustos 2015 Cumartesi
Çıtır Çıtır Felsefe - Makineler ve İnsanlar
20 Ağustos 2015 Perşembe
Petekgözlü Adam / Wu Ming-Yi
18 Ağustos 2015 Salı
Müze / Susan Verde (Günışığı Kitaplığı)
11 Temmuz 2015 Cumartesi
Gelsin yeniler!
4 Temmuz 2015 Cumartesi
Yokluğun Yalnızlığım ve Gölgen / Emin Abdi Tüzer
27 Haziran 2015 Cumartesi
Kadın Beyni Erkek Beyni / Serkan Karaismailoğlu
24 Haziran 2015 Çarşamba
Fil Kadar Küçük / Jennifer Richard Jacobson
22 Haziran 2015 Pazartesi
Paris'te Aşk - Stephanie Perkins
17 Haziran 2015 Çarşamba
Günışığı'ndan Yeni Kitaplar
15 Haziran 2015 Pazartesi
Kitap Kurtlarına Hediye Önerileri -1-
Bu benimki;)
Aşağıdakiler de D&R'dan beğendiklerim:
3. Film / DVD:Biraz klasik olacak belki ama kitap kurtları genelde uyarlama filmleri izlemeyi severler. Tabii bu demek değildir ki uyarlamayı beğenecekler! Kitaplar her zaman bir adım önde olur değil mi? =))Şimdilik tavsiyelerim bu kadar ama bu yazı dizisine dönüşsün arada bol bol yazayım istiyorum; benim için de bir alışveriş listesi gibi eğlenceli oluyor =PSevgiler,8 Haziran 2015 Pazartesi
Mayıs Favorilerim
5 Haziran 2015 Cuma
Yeni Dolma Kalemim: Kaweco Ice Sport Pembe
Çok istediğim bir dolma kalemi sürpriz bir şekilde sevgili Mürekkep Faresi'nin çekilişinden kazanınca nasıl mutlu olduğumu anlatamam ^o^
Dolma kalemler konusunda pek bilgi sahibi değilim, ama son yıllarda çok sevdiğim bazı Türk ve Yabancı bloggerların dolma kalemler hakkında yazılarını bloglarından sıkı bir şekilde takip ediyorum ve bayılıyorum. Aslında birazda bu bloggerlar sayesinde dolma kalemlere olan sevgim arttı.
Zamanla yazıları okudukça ben de kendi çapımda bazı fikirlere sahip oldum pek tabii; alırsam hangi markaları, modelleri, mürekkepleri, renkleri tercih ederim diye. Ben pek koleksiyoner olamam bu açıdan =) ama almak istediklerim, kullanayım dediklerim var pek tabii.
Bunlardan biri de Kaweco markasıydı; genelde küçük boyutlu kalemlere özel bir ilgim olmasa da bu markaya bayılıyorum! Kalemlerinin hemen hepsi hoşuma gidiyor ama özellikle bu model/renk daha çok hoşuma gidiyordu ve şimdi elimde olması beni daha da mutlu ediyor ^-^
En hoşuma giden şeylerden biri de dolma kalemle yazmanın bu kadar farklı bir güzellikte olacağını daha önce düşünmemiş olmam. Hatta yazdıkça daha da keyifli geliyor insana ^o^ Yanımdan ayırmıyorum artık bu kalemimi, bol bol kullanmaya çalışıyorum ;)
Kaweco dışında en beğendiğim markalardan biri de daha önce bahsetmiş olduğum üzere Lamy. Rengarenk, güzel tasarımıyla birçok kişinin tercih ettiği bir marka ki ben de bayılıyorum =) Pembe ve Vista arasında gidip geliyorum ama birini alırsam diğerinin de versatil modelini alacağım sanırım. Bakalım ne zaman ;)
26 Mayıs 2015 Salı
Celladına Aşık Olmak / İlkim Öz
evlerin ışıkları bir bir yanarken
“İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.
Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyaların insafına teslim edeceğiz, belli. Kenar süsleri defterlerde uzayacak alabildiğine.
Ama ekmek almaya gidiyorum şimdi, dışarıda insanı ürperten güzel bir ıssızlık. Portakal ağaçlarının yanından yürüyorum, gökyüzünün değişen renklerini görüyorum. Günbatımını seyrediyorum. Birden yaşadığım kasabanın dışına çıkıyorum sanki. Yağ tenekelerine dikilen küpeçiçeklerinin, ev terliklerinin, komşu terliklerinin, misafir terliklerinin dışına çıkıyorum. Hayatın müsveddesini yaşıyormuşuz gibi örtülerle saklanan misafir odalarından uzaklaşıyorum. Gökyüzü çocukluk gibi, şair haklı, hiçbir yere gitmiyor, orada duruyor ve ben biliyorumZeze, Nemedik ve niceleri de bu gökyüzünün altında bir yerlerde. Dünyanın renkleri değişirken, erken çöken akşamlarda, o toprak yolda sanki birden hayatımın içine başka bir hayat sığdırıyorum. Kömür kokusunu, kış ayazını adımlarken kasabanın sınırlarını aşıyorum, bakkala değil de arzın merkezine gidiyorum sanırım. Gökyüzü böyleyken bir mucizeye tanık olmam an meselesi!
Bu kasabanın akşamları hep hüzünlü oluyor. Yaz geceleri bile. Biraz kimsesizlik var üzerinde ama o kimsesizliğinin farkında değil, belki de bu yüzden bu kadar seviyorum. Üzerinde çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, gece gezintilerine çıkılan, kendini eğlenceli olduğuna inandırmak için renkli florasanlarla aydınlatılan parklar. Oturup vazife gibi çekirdek çitlenen banklar ki taşrada bir ömre ne çok çekirdek sığar, çekirdek ne çok gönlü oyalar! Yol üstünde lokantalar, plastik masa sandalyeler, muşamba örtüler, bardaklarda ayran kalıntısı, uçuşan sinekler. Paris Düğün Salonu’ndan gelen neşeli sesler. Paris. Düğün. Salonu. Pascal, senin sokaklarında kırmızı balonunla koşuşturduğun şehre benzemez bizim Parisimiz. Hem düğün hem salonu…
Ama bu renklerin uçuştuğu gökyüzü altında sıradan bir şey olamaz. Güneşlikler, tüller, güpürlü danteller çok geride kaldı. Ekmek almaya değil, uzaklarda bir yere gidiyorum ben, toprak yolda, önüm arkam sağım solum sobe. Bir şeylerin olması an meselesi. Gökyüzü böyle olmazdı yoksa. Bu alacakaranlık çok fena. Yetiş Küçük Prens, bu hallerden sen anlarsın!
Ekmek almaya gidiyorum. Güneş batıyor. Belki de mucize, her gün aynı kararlılıkla, çok eskilerden kalma bir alışkanlıkla batması güneşin, bıkmadan yorulmadan. Yoksa taşra, çekirdeklerin, terliklerin, perdelerin, iç çekmelerin, “Allah büyük” demelerin yeri, uzak ihtimallerin meskeni.
“Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı” diyor Dağlarca. “Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını.” Biliyorum ki benim bundandır sevmem günbatımlarını ve biraz da olsa kabullenebilmem sıradanlığımı; insan ömrünün taşradakine benzer sınırlarını. O halde taşrada büyüyenlere ve bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlara gelsin bu yazı. Bir de küçükken (ve hȃlȃ) bir mucize bekleyenlere. Belki buluşturmuştur bizi bir günbatımı.
22 Mayıs 2015 Cuma
İlk Aşk - John Green
19 Mayıs 2015 Salı
toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak
Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam, gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.
Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.
Sebastião Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her dağın ötesinde bir hikâye, görülecek bir şey vardır, der ve hayatının geri kalanında o gittiği ovadaki ışığı unutmaz, çocukluğu onu bir biçimde dünyanın her yerinde takip eder. Ne tuhaf işte, çocuklukta bir kapı açılırmış ve oradan gelecek süzülürmüş içeriye. Graham Greene demiş bunu. Bu ışık da böyle anlardan biri olsa gerek fotoğrafçı için. Yurttaş Kane için çocukluktaki kızak neyse Salgado için de bu ışık oydu belki.
Salgado askeri rejim yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır, Paris’e yerleşir. Karısının mimarlık öğrenimi için aldığı fotoğraf makinesiyle gitgide daha çok ilgilenir. Öyle ki Dünya Ekonomi Bankası’nda bir ekonomist olarak çalışmayı bırakır ve kendini makinasıyla birlikte Afrika’nın derinliklerine atar. Salgado’nun bir fotoğrafçı olma yolundaki serüveni de böylece başlar.
Ondan sonra dünyanın türlü hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir. Katliamlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları (Exodus); savaş mağdurlarını; el emeğiyle iş üreten işçileri (Workers), fotoğraflar. Bütün dünyanın mültei çadırlarıyla kaplanmış olduğunu düşündürtecek manzaralar görür. Aylarca Afrika’da kalır. Bosna’daki, Ruanda’daki kıyımlara tanıklık eder, o insanların yanında bütün çekilen acıları fotoğraflar. İnsanların yavaş yavaş ruh sağlıklarını kaybetmelerine, delirmelerine ve yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir delilik öyküsü.” Ruanda’dan sonra insanlığın kurtuluşuna inanmaz, buradan sonra bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle “ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de aynı umutsuzluğu hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet görüntülerini paylaşmaktan geri durmamıştır. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”
Salgado çocukluktaki çiftliğine döner. tTropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada karısı Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada yeryüzünde insan eli değmemiş toprakları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Modern hayatın sızamadığı kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır.
“Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! 400 yılda gökyüzüne yükselecekler. Belki sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.Toprağın Tuzu, fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hayatına dair hikâyelerle ve Wenders’le ve oğluyla birlikte kutuplara ve Papua Yeni Gine’ye yaptığı gezilerle ilerler. Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir -ne zor ve ne güzel bir şey bu- ve film sırf bu ilham için bile izlenir.*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlandı. Tembel blogger :)
Kitap Tanıtımı: BENİM UZAK YILDIZIM - Amie Kaufman & Meagan Spooner
18 Mayıs 2015 Pazartesi
Son Zamanlarda: Kitaplarım, Kalemlerim ve Ben
7 Mayıs 2015 Perşembe
Seke Seke Uçtu Öyküler / Gürsen Özen (Günışığı Kitaplığı)
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Hamburgere Dönüşen Anne / Fatih Erdoğan (Mavibulut Yayıncılık)
4 Mayıs 2015 Pazartesi
Ne Okuyorum?: İlk Aşk - John Green
Ancak Instagram'da kitabı okumaya başladığımı söyleyerek bu fotoğrafı paylaştığımda ise çok fazla negatif yorum geldi. Kimisi kitabı yarım bıraktığını, kimisi sevmediğini, kimisi de etrafta çok fazla negatif yorum dolaştığını belirtti. Açıkçası ben fotoğrafı paylaşır paylaşmaz -- yeni kitaba büyük bir heves ve mutlulukla başlıyorken -- bu kadar olumsuz yorum yapılması ya da sonra kitabı paylaştığım her karede bu tip yorumların devam ediyor olması pek hoşuma gitmedi. Genelde tanıdığım, severek takip ettiğim kişilerin yorumları beni etkilemiyor ama çok keskin, sert yorumlar yapanlar olunca bu benim hevesimi kaçırıyor. Ben kişilerin yorumlarına genellikle o kitabı okuduysam bakıyorum; çünkü ne hevesim kaçsın istiyorum ne de spoiler / ipucu öğrenmek istiyorum. Biraz titizim bu konularda anlayacağınız =) Neyse bütün olumsuz yorumlara rağmen ister iyi, ister kötü olsun bir kitabı okuyup, kendim karar vermeyi sevdiğimden başladım İlk Aşk'ı okumaya.
Şu an 70. sayfadayım ve şimdilik benim açımdan pek sıkıcı bir tarafı yok; hatta ilgi çekici diyebilirim çünkü Colin ilginç bir karakter =) Yalnız 70. sayfada olmama rağmen hala hikayenin başındayım bundan sonrası nasıl gider bilemiyorum ;) Okuduktan sonra bakalım yorumum ne olacak ;)
Sevgiler,
1 Mayıs 2015 Cuma
Hayat Yayınları Kitapseverleri Hayata Aşkla Dokunmaya Davet Ediyor!
29 Nisan 2015 Çarşamba
Gezgin / Sevgi Saygı (ON8 Kitap)
28 Nisan 2015 Salı
Çekiliş sonucu
27 Nisan 2015 Pazartesi
23 Nisan'da çocukları sevindirmek gerek!
Yetenek - Kristin Cashore (Yedi Krallık Üçlemesi #1)
kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar
“Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler," der Krzysztof Kieslowski. Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. "Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum.” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir) gibi müzisyenler, kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir.” Kırmızı, başrol kadın oyuncusu Irène Jacob’un yanı sıra, tema olarak da benim çok sevdiğim başka bir Kieslowski filmi olan Veronica’nın İkili Yaşamı filmiyle paralellikler taşır. Her iki filmde de bir yandan kesişen yazgıları görürüz, bir yandan da birbirine teğet geçen hayatları. Kırmızı’da Cenevre’de üniversite öğrencisi olan, aynı zamanda modellik yapan Valentine’in (Irène Jacob) arabasıyla bir köpeğe çarpmasının ardından köpeğin sahibi yaşlı yargıçla (Jean-Louis Trintignant) yolları kesişir. Kazalar Kieslowski filmlerinde önemli rol oynar, insan hayatlarının kırılma noktalarıdır. Bu kaza sonrasında da Valentine’in hayatının gidişatı değişir. Öte yandan Valentine ile yargıç olmaya hazırlanan, onun ruh eşi olabilecek Auguste (Jean-Pierre Lorit) birbirlerinden habersiz yan yana yaşarlar. Aynı mahalle kahvesine gider, arabalarını aynı sokağa park eder, müzik dükkânında sırt sırta aynı şarkıyı dinlerler fakat birbirlerini bilmezler. İşte burada bir şey insanın içini ince ince sızlatır. Farkına varmadan kendi mutluluğumuzun yanından geçip gidiyor olma ihtimali. Kaçırılmış karşılaşmalar. Ve bir bekleme hali. Hayatımızın müsveddesini yaşıyoruz da asıl hayat henüz başlamamış gibi... Ya da insan ömrünün ne yapsa tamamlanamayacak olması.Gizlice komşularının konuşmalarını dinleyen, "mutlu" ev manzaralarının sakladığı sırları bilen yargıç ise filmde kötümserliğin kalesi gibidir. Bu gizli dinlemeleri fark edip dehşete kapılan Valentine “Polis misiniz?” diye sorar yargıca. O da “Daha kötüsü… Yargıcım” diye karşılık verir. “Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek kibirden başka bir şey değil.” Valentine’in hayata karşı iyimser, sıcak yanıyla yargıcın sinik bakışı birbiriyle çarpışıp durur. “Vicdanımızı rahatlatmak için iyilik yaparız, gerçekten iyilik yapmak için değil,” der yargıç. “İnsanlar kötü değildir, sadece bazen güçsüz olabiliyorlar,” der Valentine. Onu modellik yaparken bile gülümserken görürüz, üçleme karakterleri içinde geri dönüşüm kutusuna cam şişe atmaktan zorlanan yaşlı kadına yardım eden tek karakter Valentine’dir. Kieslowski, Irène Jacob’un gerçek hayatta da iyi niyetli ve mütevazı biri olmasından dolayı bu rolde onu tercih ettiğini söyler, hatta Kırmızı onun için yazılmıştır. “O bir köpeğe çarptığında onu arabasına alabilecek biri,” der. Hatta laf aramızda, Juliette Binoche'un bir köpeğe çarpsa arabasına almayacak yapıda biri olduğunu söyler. Gerçi oyunculukla gerçek kişilik örtüşmek zorunda değil elbette ama yönetmen böyle tercih eder. Kieslowski’nin filmlerinde önem taşıyan, birilerine yardım eden, çaba gösteren karakterlerindendir Valentine. Her şeyi biliyor görünen yargıç da Valentine’in bu yanına kayıtsız kalamaz ve kendisi için ikinci bir hayatın, gerçekleştiremediği bir hayatın hayalini kurmaya başlar. “Siz benim karşılaşmadığım kadınsınız,” der ona. Yaşlı yargıcın yaşadıkları Auguste’ün yaşadıklarının aynasıdır. Biz seyirciler hiçbir zaman Auguste gerçekten var mıdır yoksa yargıcın kafasında yarattığı kişi midir bilemeyiz. Birilerinin hayatını yaşamak, Kieslowski’nin deyişiyle “birilerinin yukarıda yaptığı bir hatayı değiştirmek” mümkün müdür? Kırmızı bu soruyu tekrarlayıp durur. Kırmızı filminin bir telefon sesi ve duvarların içinde, yerin altında uzayıp giden telefon kablolarının yolculuğuyla açılması tesadüf değildir. Telefon, filmde baştan sona önemli bir motiftir, insanlar arasındaki iletişimden çok engelleri ortaya koyar, hatta bir kaygı aracıdır. Valentine’in hiç görmediğimiz sevgilisi, telefon aracılığıyla Valentine üzerinde baskı kurar, onu denetler ve yargılar. Valentine telefona yetişemeyince telaşlanır. Auguste, elinden kaçırdığı sevgilisini arayıp durur ama karşısında hep bir sinyal sesi duyar, telefon açılmaz. Senaryonun yanı sıra Piotr Sobocinski’nin sahne içinde gözetleme hissi veren sahneler, çerçeveler, cam yüzeylerde çoklu yansımalar yaratan ve pencerelerin dışında gezinerek Auguste’le Valentine’i aynı sahnelere taşıyıp birleştiren kamerası da bu hikâyenin güçlü bir anlatım aracıdır. Kimi zaman bir trafik lambasında, kimi zaman köpeğin tasmasında, yanıp sönen ışıklarda, şans makinalarında karşımıza çıkan kırmızı renk gibi. Valentine’le Auguste’ün konuştukları bir sahnede yargıç birden “Durun bir dakika, çok güzel bir ışık var,” der. O sırada sanki herkes susar, biz seyirciler de nefesimizi tutup ışığın yavaşça odayı dolduruşunu, yaşlı yargıcın yüzüne daha uysal bir ifadenin yerleşmesini izleriz. Valentine de o yumuşak öğle üzeri ışığı gibi o katılaşmış görünen yargıçta bir şeyleri çözer. Çok güzel bir sahnedir, gündelik hayatın mucizelerinden biri. Filmin sonundaki feribot kazasında Valentine, sakız reklamında trajik bir olayı düşünüp üzgün bir poz verdiği reklam afişindeki imgesini tekrarlar. Kendini gerçekleştiren kehanettir adeta. Kazadan kurtulan altı kişi üçlemenin karakterleridir. Yedinci kişi ise filmlerden bilmediğimiz bir barmendir. Kieslowski’ye yedinci kişinin kim olduğunu sorduklarında “belki de hakkında film yapılması gereken bir kişi,” der. Her ne kadar Kırmızı filminden sonra film yapmayı bırakabileceğini söylese de belki de sıradaki onun filmidir fakat yolları o barmenle kesişmeden hayata veda eder. **Yazı Paralel Sinema sitesinde yayınlandı.