27 Şubat 2014 Perşembe

Vakıf Taşdelen 15 Litre Cam Damacana Artık Mutfaklarda

Hayatımızdaki önemi nedeniyle içeceğimiz suyu seçerken çok titiz davranıyoruz.Bunun için de suyumuzun özellikle cam ambalajda olmasını tercih ediyoruz.Uzun yıllardır bu hassasiyetle suyu bize cam şişelerde ulaştıran Vakıf Taşdelen’den beklenen yepyeni ürün işte karşınızda.Vakıf Taşdelen 3 litrelik cam şişesinin yanısıra şimdi de 15 litre cam damacanada.Tabii konu sağlık olduğu için Vakıf Taşdelen bu yeni ürününde bütün ayrıntıları da düşündü.Vakıf Taşdelen 15 litre cam damacanayı sipariş ettiğinizde, BPA içermeyen sağlıklı pompanızı, cam boru seçeneğiyle tercih edebiliyorsunuz. Kısaca sağlıklı cam damacanayı, sağlıklı cam boru ile kullanabiliyorsunuz.Cam damacanın diğer bir özelliği de plastik olmayan, özel sağlıklı kapağı…Ayrıca Vakıf Taşdelen 15 litre cam damacanayı, gün ışığını kırarak suya olumsuz etkisiniz azaltan özel tasarım koruma ve taşıma kasası ile birlikte kullanabiliyorsunuz.Siz de sevdikleriniz için Vakıf Taşdelen 15 litre cam damacanayı tercih edin,hayatınızda sağlıklı suya yer açın.Vakıf Taşdelen FacebookVakıf Taşdelen TwitterVakıf Taşdelen WebBir boomads advertorial içeriğidir.

Birbirimize Kitap Hediye Edelim mi?

Sanırım blog dünyasında "hediyeleşme" şeklinde anılıyor bu tür etkinlikler :) Ben daha önce yazılarımda /eski videolarımda bahsetmiştim bu tür etkinliklere swap-bot.com'da defalarca yaptım ama genellikle yurt dışı bağlantılı oluyor o sitede;) Burada blogda da daha önce yaptım ama maalesef sorunlar çıktı ve zor oldu, yine de çok çok sevdiğim için bu tür etkinlikleri tekrar düzenlemek istiyorum. Tabii ki bu tür etkinliklerde bazı kurallar koymak önemli oluyor, o yüzden lütfen aşağıda yazdıklarımı dikkatli okuyup katıldığınızı belirten yorumu bırakınız ;)1. Öncelikle bu, belirttiğim üzere bir tür "hediyeleşme" etkinliği. Bu etkinliğe aşağıda "katıldığını" belirten herkes katılacak (ve tabii ben de dahil :D ) sonra ben rasgele bir eşleştirme yapacağım ve eşler birbirlerine hediye olarak bir kitap gönderecekler.2. Herkes yalnızca bir(1) kitap alacak, ancak isterlerse daha fazlasını da yapabilirler bu o kişiye kalmış :)3. Herkesin email adresi yazılmış olmalı ki eşleştirme yapıldığında kişiler birbirleriyle adres değişimi yapabilsin (Lütfen posta adresinizi yazmayın aşağıya!).4. Kitap göndereceğiniz kişinin ne tür kitaplar sevdiğini sorabilir ya da göndermeyi düşündüğünüz kitabı daha önce okuyup okumadığını sorabilirsiniz ancak herkes göndereceği kitap için kendi seçimini yapmakta özgürdür, "bana bu kitabı gönderin" şeklinde beyanlarda lütfen bulunmayın.5. Lütfen göndereceğiniz kitaplar yeni olsun, herkes 2. el kitap okumak istemeyebilir.6.Herşeyden önemlisi bu keyifli ve eğlenceli bir etkinlik olmalı hepimiz için; o nedenle lütfen kuralları dikkate alalım, birbirimizi kırmayalım ;)7. Hızlı bir etkinlik olmasını istiyorum bu nedenle katılım için son tarih:  01. MART. 2014 ve ben eşleştirdiğim kişilerin listesini email adresleriyle birlikte 02. MART. 2014 tarihinde blogumda yayımlayacağım. Hediye kitaplarınızı 09. MART. 2014 tarihine kadar göndermeniz gerekmektedir.Aşağıya "katılıyorum" demeniz ve email adresinizi belirtmeniz gerekmekte ;)Umarım hepimiz için keyifli bir etkinlik olur! :D

26 Şubat 2014 Çarşamba

Çocuk Eğitiminde Pozitif İletişim / Adem Güneş

Bu aralar genellikle çocuk yetiştirmek üzerine kitap okuyorum, çünkü öğrenmem gereken çok şey var :) Can oldukça zorlu bir döneme girdi, 3 yaş, bu sebeple ne kadar çok okursam o kadar kar!Adem Güneş, iyi bir pedagog. Benim tek hoşuma gitmeyen tarafı, her konuyu mutlaka dönüp dolaştırıp dini açıdan da ele alması. Ben biraz daha işin bilimsel boyutunu öğrenmek istediğim için, açıkçası bu tarz kitapları tercih ediyorum ama gerçekten çok faydalı bilgiler edindiğim kitapları da var.Çocuk Eğitiminde Pozitif İletişim adlı kitabı da bunlardan biri. Gerçekten çok şey öğrendim kitabı okurken. Örneğin;-" İletişimde en aktif organ - bilinenin aksine- kulak değil 'göz' dür. İki kişi arasında sürdürülen bir iletişimde göz saniyede 10 milyon 'bit' bilgi alırken, kulak saniyede 100.000 bit veri almaktadır."-" Negatif tetikleme; kişinin, benliğini, olumsuz söz ve ifadeler ile tehdit etmek, böylece kişide oluşan olumsuz, negatif duygularla pozitife doğru taşımaya çalışmaktadır. 'Negatif tetikleme' ile kişiden 'pozitif davranış bekleme yanlışı' maalesef günümüz ailelerinin en büyük hatasıdır."-" Erken çocukluk döneminde, çocuklarla kurulan iletişimde 'hayır' kelimesini kullanmak çocuğu hırslandırır, sinirlendirir ve agresif bir tutum içine girmesini sağlar. İletişim kapılarının kapanmasına sebep olur."-" Anne baba olmanın en önemli özelliği; anne-babada ruhsal dinginlik olmasıdır. Anne-baba olmak, çok kitap okumak ile alakalı değildir. Kendi iç sesini duyabilen, kendi dünyasında fırtınaları dindirmiş, zayıflıklarının farkına varmış, nefsinin elinde perişan olan biri değil, nefsine karşı kendini geliştirebilmiş ve o makamda bir insan olması lazımdır ki çocuğuna faydalı olabilsin."-" Çocuklar ceza anında bastırdıkları öfkelerini, daha da şiddetli bir şekilde, başka yerlerde kullanmaktadırlar."-" Çocuk, kendisine verilen bir  cezayı, yanlış davranışına değil; kimliğine karşı verilmiş bir ceza olarak algılar."Bence anne babaların okumadan geçmemesi gereken bir kitap.

21 Şubat 2014 Cuma

Yeni Kitaba Başlama Mutluluğu...

... ve gecenin geri kalanı;

Çıtır Çıtır Felsefe - İnanmak ve Bilmek / Brigitte Labbe

Günışığı Kitaplığı'nın en sevdiğim serisi Çıtır Çıtır Felsefe'nin yeni kitabı Bilmek ve İnanmak çıktı."Dünya çocukları bu diziyi okuyor! Yaşamı ve dünyanın işleyişini anlamaya çalışan çocuklara, temel kavramları, doğru sorular sorarak düşündüren dizi, gerçek yaşamdan pek çok renkli örnekle dolu. Çocuklar, öğretmenler ve anne babalar, her kitapta farklı bir kavram üzerine birlikte düşünüyorlar, birlikte konuşuyorlar."" Hiçbir şeyden kuşku duymadığımızda, her şeyi bildiğimizden emin olduğumuzda, sorun şudur: Başkalarına hiç alan bırakmayız. Onların fikirlerini artık dinlemeyiz, tıpkı birinin suratına kapıyı çarpmak gibi, zihnimizi tamamen kapatırız. Kibarlık, yalnızca 'teşekkürler', 'lütfen' demekten ibaret değildir. Bir de, zihinsel kibarlık vardır: Başkalarını dinlemek ve kendi fikirlerimizi onlara sunmak..."

20 Şubat 2014 Perşembe

Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil / Elif Doğan (Blogcu Anne)

Ben anne olmadan önce başladım annelik üzerine kitaplar okumaya.Her zaman ilgi duyardım, günün birinde illa ki lazım olacak diye okurdum. Sonra Can'a hamile kaldım ve daha bir iştahla okumaya başladım annelik ve bebek bakımıyla ilgili kitapları.Annelik üzerine kitaplar okurken genelde dikkat ettiğim şey şu olurdu:Anneliğin hangi dönemini yaşıyorsam, o dönemle ilgili kitaplar okumak. Örneğin, çocuk yapmaya karar verdiğimde, hamilelik ile ilgili kitaplar okudum; hamile olduğumda, bebek bakımı üzerine kitaplar okudum; Can doğduğunda da çocuk bakımı, eğitimi üzerine okudum, halen de okuyorum. Oğlumla ilgili ne sıkıntılarım varsa, neleri merak ediyor, öğrenmek istiyorsam, onlara yönelik kitaplar okuyor, bilgi edinmeye ve öğrendiklerimi hayatıma adapte etmeye çalışıyorum.Sevgili Blogcu Anne Elif Doğan'ın kitabı Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil, anneliğin sadece bir dönemine ait bir kitap değil bence. İster yeni anne olmuş olun, ister boyunuzca çocuğunuz olsun, tüm annelerin zevkle okuyacakları bir kitap.Elif Hanım'ın blogunu takip ediyor ve sık sık, takıldığım konularda yazdığı yazılarını okuyorum. Kitabı da beni okudukça hem rahatlattı, hem aydınlattı, hem de eğlendirdi. Sanki karşınızda oturmuş sizinle sohbet ediyor gibi yazdığı için, rahatça okuyorsunuz kitabı. Üstelik yazdığı her konuyu kendi deneyimlerine dayandırdığı için, daha bir inandırıcı, daha kabul edilebilir. Öyle boş boş atıp tutmuyor anlayacağınız.Kitap "Anne Halleri", "Gebe Halleri", "Çoluk Çocuk Halleri", "Anne Baba Halleri", "Kardeş Halleri" ve "Açık Mektuplar" diye bölümlere ayrılmış. Kitabın sonunda da "Anne Sözlüğü" yer alıyor; burada Elif Hanım'ın samimi, duygusal  ve komik yorumlarıyla anlamlandırdığı kelimeler var. Okudukça içinizden "evet gerçekten öyle" diyor, ona hak veriyorsunuz.Annelere tavsiyem, anneliğin zorluklarından çok dert yanmaya başladıkları anda Elif Doğan'ın kitabını alıp okusunlar ve rahatlasınlar. Bu onlara gerçekten iyi gelecektir.

19 Şubat 2014 Çarşamba

18 Şubat 2014 Salı

Hafta Sonu

Bunlar benim hafta sonu güzellerim :D Sait Faik Abasıyanık'ın bu kitabı uzun zamandır elimdeydi ve bu hafta sonu başladım okumaya. Hikayeler insan ruhuna öyle iyi geliyor ki. Yalnız telefonumun kamerası nedense böyle abuk çekiyor bazen, telefonda anlamamıştım ama şimdi resmi büyük görünce ne kadar bulanık olduğunu görmüş oldum :P

David Tennant'ı çok sevmeme rağmen bu diziyi izleyip izlememe konusunda kararsızdım ama cuma günü başladım ve pazar günü bitti dizi. Zaten ilk sezon 8 bölüm rahatlıkla kısa sürede bitirilebilir ama senaryosu, oyuncular, çekimler kısacası bütünüyle o kadar başarılı bir dizi ki bir oturuşta da bitirebilirsiniz. Ben normalde CSI gibi dizileri sevmem ama bu bambaşkaydı, film tadında, tadı da damağımda kalan türden bir dizi oldu. İkinci sezonu çekiliyormuş, çok sevindim, heyecanla bekliyorum.

Bu da eşimin sevgililer günü hediyesi <3 Çok istediğim bir kitaptı, okumak için sabırsızlanıyorum.

Umarım güzel bir hafta olur hepimiz için ^o^

17 Şubat 2014 Pazartesi

Çekiliş Sonucu!

Günaydın herkese!Öncelikle kitap çekilişime ilgi gösteren, güzel yorumlar bırakan herkese çok teşekkür ederim. Bugün ilk işim isimleri bilgisayarda yazmak ve http://www.random.org/'da çekilişi yapmak oldu. Sonuç olarak çıkan sayı:

14 numaralı yorumun sahibi ise;

Tebrik ederim Simge :) renklikitap@yahoo.com'a adres bilgilerini gönderirsen bu hafta içinde kitabı kargoya vereceğim. İyi günlerde okuman dileğiyle :)

15 Şubat 2014 Cumartesi

Favori TV Çiftlerim :)

Bu başlığı kitaplarla ilgili yapmak yerine dizileri seçme nedenim onların da zekice yazılmış senaryolardan oluşması ve kaliteli oyuncuların yer alması. Yazılı kültürü görselliğe çevirmek zor olduğu kadar görselliği bir yazıya dökmek de bence bir o kadar zor. İzlediğim en harika dizilerin ardında müthiş zeki yazarlar ve harika oyunculuklar varken bazen umutsuzluğa kapılıyorum; bunları ben neden yazmadım diye :D Sanırım fan-fictionlara bir türlü ısınamama nedenim de bu oldu. Her neyse sonuç olarak Sevgililer Günü'ne özel :D bir liste yapasım geldi, sevdiğim hatta bayıldığım ya da daha mükemmelini nasıl ifade edebileceğimi bilmediğim güzellikteki dizilerden işte favori çiftlerim! :D Bu arada dizileri izlemediyseniz ya da izlemeyi düşünüyorsanız yazdıklarım Spoiler içerdiğinden dikkatli olun derim ;)Buffy & Spike (Buffy the Vampire Slayer)Böyle karanlık bir resim seçme nedenim bu sahnenin belki de en sevdiğim sahne olması. Bu sahne umutsuzluğu simgeliyor; asla tam olarak gerçekleşmeyen ve gerçekleşmeyecek aşkın iki farklı ruha yansıması. Şüphesiz Spike Buffy'i kendini yok edecek kadar sevdi ama Buffy için aynı durumun söz konusu olmaması beni hep üzmüştür.Jess & Nick

En eğlenceli, en komik, en tatlı çift de New Girl'den Jess ve Nick. Bu diziyi izlediğim için o kadar mutluyum ki Seinfeld'den sonra beni gülmekten yerlere yatıran, sahneleri katıla katıla gülmekten izleyemediğim ve diziyi izlemeye bu nedenden ara verdiğim tek dizi diyebilirim rahatlıkla. Saf, temiz, komik ve tatlı bir hikaye onlarınki :)

Number 6 & Gaius Baltar (Battlestar Galactica)Bilim kurgu tarihinin şüphesiz gelmiş geçmiş en başarılı yapımlarından biri olan Battlestar Galactica'da imkansızlıkları aşan ilahi (!) bir aşk onlarınki. Number 6 bir saylon; her ne kadar kendisinden yüzlerce aynı bedenler olsa da Gaius'un devamlı yanında varolan Number 6 başka. Onlarınki varoluşun ötesinde bir aşk.Aria & Ezra (Pretty Little Liars)Pretty Little Liars'a başladığımdan beri en sevdiğim çift diyebilirim. O kadar uyumlular ki, ortadaki büyük yalanlara, sırlara rağmen onların aşkı dizinin en "güvenli" hissini yaratıyor izleyicide. Ben 3. sezon'a yeni başladım, gelecek bölümleri bilmiyorum ama şimdilik her şey güzel görünüyor. Bu arada dizideki diğer çiftleri de seviyorum ama Aria ve Ezra'nınki bir başka :)Carrie & Mr. Big (Sex and The City)

TV tarihinin en unutulmaz çiftlerinden biri bana göre. Mr. Big'e çok sinir olsam da, Carrie'ye ona defalarca şans verdiği için kızsam da yine de onları birbirinden ayrı düşünemiyorum. Uzun aralarla izlediğim, çok sevdiğim bu dizinin 4. sezonundayım.

Anna & Seth (The OC)Açıkçası bu diziyi çok sevdiğimi söyleyemem, hatta küçük listeme eklemesem mi diye de düşünmedim değil :) ama Anna ve Seth'in birlikte olduğu her an çok güzeldi. Seth'e kişiliğini kazandıran ama sonunda kendi mutsuz olan Anna. Sanırım kısa ama öz olan bu birlikteliği görmek dizinin en sevdiğim yanıydı sonrası zaten benim için hüsran oldu.Rose & Doctor (Doctor Who)Hayatım boyunca izlediğime mutlu olacağım en harika yapım Doctor Who olacak sanırım ama benim için en özel yanı da Rose ve Doctor'un yolculuğu. Şu sahneyi görmek bile içimi sızlatıyor, canımı yakıyor. Kısa süren bir yolculuk benim pek de istediğim gibi tamamlanmadı ama Doctor Who'nun en en güzel bölümleriydi. Bundan sonra da ne yaparlarsa yapsınlar "daha anlamlı" olmayacaktır benim gözümde. Diziyi her şekilde seviyorum o ayrı ama Rose ve Doctor'u gören, anlayan kimsenin bir daha aynı şeyleri hissetmeyeceğine eminim.Listede daha fazla isim ya da daha az isim de olabilirdi ama şu an aklıma her an gelen ve en sevdiğim isimlerden bahsetmek geldi. İşin en hoşuma giden kısmı ise bu dizilerin yalnızca "Romantik" kategorisinde yer alarak ünlenmemesi, bu da "aşk"ı güzel bir element olarak kullandıklarını gösteriyor.

14 Şubat 2014 Cuma

Curcuna Evi / Christine Nöstlinger

"Çivisi çıkan bir aile, şiddetlenen kavak yelleri... Tam bir curcuna!"Çocuk ve gençlik edebiyatına yön veren benzersiz yapıtlarıyla tüm dünyada çok okunan Christine Nöstlinger, ünlü gençlik romanı Curcuna Evi'nde geniş bir ailenin öyküsünü ustaca kelimelere döküyor. Yetişkin dünyasının karmaşası içinde yolunu bulmaya çalışan genç bireylerin gözünden anlatılan roman, aile kurumunu oluşturan bireylere ve ilişkilere dair kabulleri yerle bir ederek, yepyeni bir bakış açısı ve düşünme olanağı sunuyor. Yazar, genç bireyin iç sesini dinleme deneyimini, sorumluluk alma bilincini, ilişkileri düzenleme yeteneğini ve ilk aşk heyecanlarını kendine özgü üslubuyla dillendiriyor. Temposu ve mizah düzeyi hiç düşmeyen roman, gençlere olduğu kadar kendine farklı bir gözle bakmak isteyen yetişkinlere de keyifli bir okuma vaat ediyor. Dünya edebiyatının çok ödüllü yazarı Nöstlinger'in bu romanı, Günışığı Kitaplığı'nın miniklere, çocuklara ve gençlere sunduğu özel Nöstlinger koleksiyonunun 22. kitabı."Marie bir rastlnatı sonucu, yüz yıllık aile evleri Henriette Konağı'ın ellerinden gitmek üzere olduğunu öğrenir. Birbirlerini umursamadan yaşayan aile bireyleriyse, çılgın hayalleriyle ünlü büyükannenin planlarından habersizdir. Maire, bir yandan evdeki curcunayla uğraşırken, bir yandan da ilk gençliğin heyecanları içinde duygu karmaşasını çözmeye çalışır. Birbirleriyle her fırsatta didişen gençlerin ve ilginç aile büyüklerinin yarattığı curcuna acaba nasıl dinecektir?"

10 Şubat 2014 Pazartesi

ÇEKİLİŞ!

Ne zamandır çekiliş yapmıyorum; bugün kitaplığımı düzenlerken geçen sene fuardan aldığım ama okumadığım Kitap Hırsızı'nı sizlere hediye edeyim dedim. Çekiliş için tek bir şartım var o da blog sayfamda sağ tarafta gördüğünüz Google Friend Connect'ten (Renkli Kitap Okuyanlar) beni izlemeniz ve tabii ki bu yazının altına bir yorum bırakırsanız ben de sizi çekilişe kolaylıkla dahil ederim ;)Çekilişe son katılım tarihi: 14. Şubat. 201415.Şubat.2014'te kazananı açıklayacağım.Sevgiler,

4 Şubat 2014 Salı

Ocak 2014

Goodreads diyor ki; bu zamana kadar 6 kitap okumuşum. Ocak ayı için hiç de fena değil. Ben kendime hedef koymayı çok seviyorum, eğlenceli oluyor ama ne kadar başarılı olurum bilemem. Yıl sonunda hedefime ulaşmak önemli değil benim için, ne kadar çok kitap okursam kârdır benim için ;) Bu sayı da hoşuma gitti doğrusu; 4'ü grafik roman, 2'si deneme/söyleşi tarzında yazın üzerine kitaplardı.

Çok eğlenceli bir kitaba başladım Şubat ayının bu ilk günlerinde; Kolay, Kısa, Keyifli Edebiyat ;) Bakalım bu ayı kaç kitapla tamamlayacağım =)

3 Şubat 2014 Pazartesi

can sıkıntısı üzerine

Çocukluktan bu yana koruduğum köklü hislerden biri de can sıkıntısı. Çocukken onu neyle ilişkilendirirdim hatırlamıyorum. Annem çekmeceli dikiş kutusunu çıkarırdı, önümde renkli düğmeler, kurdeleler kat kat açılırdı, oyalanırdım azıcık oyalandığımı bilmeden.

Can sıkıntısı aklıma Giorgio de Chirico’nun resimlerini getiriyor. Bu resimler sanki çoğunlukla öğle vaktini anlatır, insanlar güneşin en tepede olduğu zamanda evlerine çekilmişlerdir. fakat nedense gölgeler alabildiğine uzundur. Hatta aslında o hapsolduğu gövdeden kopup bağımsız bir hayata doğru kaçacak gibidir. Kocaman meydanlar, binalar…Tekdüzelik ve etraftaki her şeye sinmiş hayatsızlık.

Son zamanlarda sıkça karşılaşır oldum bu ressamla. Naipaul’un Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı (The Enigma of Arrival / Gelişin Bilmecesi) da ismini bu ressamın tablosundan almış. Truman Capote’nin “Yerel Renkler”* isimli kitabında da zaman zaman anılıyor. Nedense zihnim Capote’yi Scott Fitzgerald’la birleştirme eğiliminde. İkisinin aynı insan olmadığını hatırlatmam gerekiyor kendime. Bu arada, Muhteşem Gatsby’yi izledim uçak yolculuğunda. (Film izleme hikâyem o derece acıklı bir noktaya geldi. Kışın soğuk günlerinden umutluyum ama.) Filmi sevmedim, fazlasıyla gösterişli, sirki andırır bir hali vardı, insanda bir baş dönmesi yaratıyor. Gatsby karakterinin savurganlığı yönetmene de bulaşmış. Bugünlerde böyle savurganlıkları içim hiç kaldırmıyor. "Büyük paralar"... (DiCaprio iyiydi ama, versinler artık bir Oscar, diğerlerinden ne eksiği var?)

Okuduğum kadarıyla Capote de can sıkıntısını iyi bilen yazarlardan. Camus'nün Yolculuk Günlükleri'ni okurken de -ki döne döne okuyabilirim o kitabı- onun hakkında böyle düşünmüştüm. Belki de yazmak için ön şarttır, bilmiyorum. New Orleans’ı şöyle anlatmış Capote:

"New Orleans sokaklarının uzun, yalnız bir perspektifi vardır; boş saatlerde bu çevre Chirico resimleri gibidir ve masum bir yüz, uzakta yürüyen rahibeler, bir pencereden yana doğru sarkmış, şişman, siyah bir kol, dar bir sokakta çömelmiş, havaya sabun köpükleri üfleyen ve yükselip patlayışlarını hüzünle seyreden, yalnız bir siyah çocuk) dehşet niteliklere bürünüyor."

Capote’den şimdiye dek bir şey okumadım, mesafeliydim ve biraz da önyargılıydım kendisine. Şehirler hakkında bir deneme kitabı bulunca kaçırmak istemedim. Hiçbir Şeyi Beğenmeyen Arkadaşım’ın ağzından bir tek onun romanı hakkında iyi bir söz duymuştum, gerçi “bilmem kaç yıl önceydi, şimdi okusam belki onu da beğenmem” diye de eklemişti. Anna Karenina’da Tolstoy’un zaman zaman Levin üzerinden verdiği vaazlar benim de içimi daraltmıştı ama Anna’nın hatrına susmuştum. Romanlarla ilgili bir o konuda uzlaştık sanırım.

Bahsettiği şehirlerin çoğu bana tanıdık değil ama kendine has bir üslupla anlatmış Capote, metinler son derece "lezzetli". “Bir çocuk için bu kent neşesiz bir yerdir,” diyor New York için. (Ben bu lafı İstanbul için söylemek istiyorum.) Bilmem ki şimdi ne düşünürdü. Şimdiki çocukların neşesi bizim çocukluğumuzdaki neşeden farklı gibi. Neşenin en kötü yanı çabuk solabilmesi. İnsan biraz daha kalıcı olsun istiyor. Venedik içinse "karnavalımsı tonlar içeren bir müzeye, kapısız, her şeyin birbirinin içine girdiği kocaman bir saraya benzer. Bir gün içinde hep aynı yüzler bir cümlenin edatları gibi tekrarlar," diyor. 

 Holywood'u ise şu sözlerle anlatıyor:

“Çünkü orası yine, gerçi gizlenmiş de olsa ay yüzeyiydi, her yerin hiçbir yeriydi, ama her şeyden önce kıtanın bu öbür ucunda sadece en Amerikan olan her şeyin yığıldığı bir yer bulduğumuz nasıl da doğruydu. Şeytanların yüreği gibi atan petrol pompaları, kullanılmış araba çöplüklerinden oluşan bulvarlar, süpermarketler…"

"Otomobiller parlak sessiz bir sel halinde kayar gider ve benim bembeyaz caddede hareket eden gövdem bir Chirico resmindeki tek canlı öğe gibidir," diyerek yine ressamı anıyor. Kitabın bir yerinde de “bir düşün ölümü gerçek ölüm kadar acıklıdır aslında. Ve düşünü kaybedenlerin isteği o derinlikte bir yastır,” diyor.

O gün Taksim Meydanı da bana Chirico resimlerindeki donuk kareler gibi geldi. İstanbul’da yaşarken, gözümüzün önünde çirkinleşen bu şehre, yavaş yavaş öldürülen bir düşmüş gibi bakıyorum. “Güzel” diye yapılanda da bir sahtelik, göstermelik bir cila. İki gün önce Tepebaşı bulvarının yanından yürürken kentsel dönüşüm levhalarını, gözleri oyuk yaratıklar gibi görünen boş apartmanları gördüm. Şehrin ciğerleri sökülüyormuşçasına bir üzüntü hissettim. “Yeni” olana duyulan tereddütsüz (ve ölçüsüz) hayranlık, şehri ele geçirmiş şantiye canavarı, tektipleşme ve şehir merkezinden uzaklaştırılan "itibarsız" insanlar. Ve tabii “büyük paralar.” Bu düzen insanı ürkütüyor. O gün Lalezar’a gidip çorba içtik, hala orada olmasına şaşırdım.

Can sıkıntısına dönersek bu kadim hissin ne kadarı bu şehre, bu memlekete ait acaba?

Birkaç gündür, Öznur’un aldığı İlk Şarkılar albümünü dinliyorum. Benim yeni çıkan albümlerden pek haberim olmaz o söylemese/almasa. Kadıköy’de ufak bir kafede buluştuk, onun büyük bir kayıp yaşamasından dört gün sonraydı. Uzunca bir süre, solgun öğle güneşi altında her zamankinden daha sakin bir ruh halinde oturduk. Çay içtik, gözlerimiz doldu, biraz ağladık, bir makarna yemeğini paylaştık. Yaz hayalleri kurduk. Onunla çarşıda dolaşıp elbise beğenmişliğimiz çoktur “tam yazın sahilde giymelik” diye diye almadığımız, buradaki hayatımıza ait göremediğimiz elbiseler… Sonra yine çay içtik. Eve gelir gelmez de bu şarkıları dinlemeye koyuldum. Ezginin Günlüğü’nün ilk zamanlarını anımsattı. Hüzünlendim, hüznün can sıkıntısından çok daha güzel olduğunu düşündüm. Öznur'la birbirimizi arayıp "ne güzel değil mi?" dedik, birbirimize en çok hangi şarkıyı sevdiğimizi söyledik. Chirico’nun gölgesinden bihaber karakterleri gibi, dişleri sökülen bu şehirde yine de oyunumuza devam ediyoruz işte. Herhalde bu da dikiş kutusundan hallice:) Varsın olsun.*Kitabı Süha Sertabiboğlu çevirmiş.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Yeni Kitap + Hafta Sonu

Sevgili Thalassapolis'de gördüğüm bu eğlenceli kitabı bugün iş çıkışı aldım ;) Renkli ve keyifli bir hafta sonu olsun hepimiz için ;))