Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Son zamanlarda çok boşlasam da -ve kimi ayarları yapmayı hala başaramasam da- çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu burası ses verenler sayesinde, siz çok yaşayın e mi! :)
Hızla hüzünlü konulara geçeyim, e dersimiz Kasım örtmenim! "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni” diyor şarkı. Kasıma karşı biraz insafsız mı ne? (Tom Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, bakın beğenecek misiniz?)
Bugünlerde her şey pek dokunaklı geliyor, insanlık hallerine bakıp bakıp ağlayasım (sonra da bu halime haince gülesim) var. Niye öyle? İyi ama acıklı değil mi hallerimiz? Ne yapıyoruz küçük sincaplar gibi bir ağaç kovuğunu dünya belleyip? Avucumuzda tuttuğumuz palamudu nereye saklayacağımıza karar verememeler filan. Palamut yahu!:) Sonra bir de bu memleketin halleri var. Bazen umutsuzluğa kapılmıyor değilim. Bu topraklardaki çarpık bakışlarımız, zihnimizde kök salmış önyargılarımız filan. Hastamız yaşayacak mı, daha doğrusu hep böyle mi yaşayacak doktor? Öte yandan kendi kendini eğlendiren bir hokkabaz gibiyim, hep bir oyun oynamalar. (Mezartaşıma öyle yazsınlar, “doymadı oyuna!”) Kuşlara isim bulmalar, kedilere meslek yakıştırmalar, şarkı tutmalar, isim tahmin etmeler, instagramcılık filan. Yoksa işte, o bildik tekrar.
Kasım dedik ya, hani bir de insanlık halleri dedik, okul yıllarından her hatırlayışımda içimi yakan bir olay vardır. Minicik bir olay belki ama hiç unutamam.
Ortaokuldayım. Bazı günler ek ders yapıyoruz Fen Liselerine hazırlık için, okula erken geliyoruz. Öğlenciyim yoksa. O gün üzerimde önlük var –hayret!-. Asıl, pembeli mavili bir gömlek giymişim içine, önlük yakasının üzerine çıkarmışım, “havalı” olduğumu düşünüyorum o gün. Komik işte!
Derste birkaç şey lazım oluyor, böyle fırsatları kaçırmıyorum, ben getireyim diye atıyorum kendimi sınıftan dışarı, bana yeter ki tebdil-i mekan, hareket olsun! Odtü’deyken de hafta sonları üşenmeyip yurttan Yüzüncü Yıl’a gidip bir şeyler almaya gönüllü olurdum, sabahları o yürüyüş bana çok güzel gelirdi. Ekmek almaya giderken sevinen ender çocuklardan olabilirim. Şimdi daha üşengecim herhalde. Her neyse, eski bir okul bizimkisi, tavanlar yüksek. Mermer merdivenlerle Bugünün Saraylısı gibi –Sema Yunak versiyonu- iniyorsunuz aşağıya. Koşarak iniyorum. Okul kapısında nöbetçi öğrenci duruyor. Sabahçılardan. Karşılıklı gülümsüyoruz. Küçücük bir konuşma geçiyor aramızda. Pek hatırlamıyorum, belki de ona soruyorum silgi mi tebeşir mi, nerede diye. İnce, nazik biri, azıcık tutuk konuşurken. Sonra sınıfa giriyorum. Birkaç kez tekrarlanıyor bu, inip inip çıkıyorum. Biraz da heyecanlanıyorum karşılaşma için. Her seferinde gülümsüyoruz birbirimize. En son aşağı indiğimde elinde küçük bir çiçek demeti var, eğreti bir şekilde tuttuğu. Çiçeği bana uzatıyor. Ne dediğini de hatırlamıyorum, belki de bir şey demiyor, sadece çiçeği veriyor.
Çiçeği saklamaya çalışarak sınıfa giriyorum. Yanımda oturan Nebahat meraklı biri, hemen soruyor. Ben de söylüyorum. İnanamıyorum, diyor, başıma korkunç bir şey gelmiş olduğu konusunda ısrarcı. Birilerine fısıldıyor. Zil çalıyor, sabahçıların dersi bitiyor. Sınıftakilerin yanında aşağı inmeye çekiniyorum. Bekliyorum ki herkes insin. Sonra bakıyorum ki nöbetçi öğrenci yok. Daha sonra yanıma sınıftan Gökhan geliyor. İri yarı bir çocuk. “Merak etme, dövdük,” diyor. “Kimi?” diyorum. “Nöbetçi çocuğu,” diyor. “Neden” diyorum, boğazım düğümleniyor. Başka da bir şey demiyorum. "Nebahat söyledi" diyor. Ben okul bahçesine iniyorum. Kimse yok. Özür dileyeceğim ama bulamıyorum, sabahçılar dağılmış. İsmini de bilmiyorum. Ağlayarak yanaklarım yana yana, bahçede dolanıyorum. “Kaşağıyı ben kırmıştım” diyemeyen Ömer Seyfettin karakteri gibiyim. O gün içi kavrulan bütün öykü karakterleri adına ağlamış olabilirim, okul çeşmesinin yanındaki beton oturaklardan birine oturup. Niye o kadar çok ağladım, ben de bilmiyorum ama çok acıdı içim. O halim aklıma geldikçe, o Alkım'ı, birine çiçek verdiği için dövülen, “çoğunluğun” hırpaladığı bütün çocukları kucaklayasım gelir.
Nöbetçi çocuğu bir daha görmedim. Bu olay, hep yakasını çıkardığım mavili pembeli gömlekle birlikte aklıma gelir, sanki o çocuğun dövülmesinin nedenidir. Ah işte... Çağan Irmak filmi olmaya doğru gidiyor yazı:) Ne yapayım, bugünlerde böyleyim. Bilmem bu olay onun aklında yer etmiş midir böyle? Pek sanmıyorum.
Küçücük bir olaydır ama koca bir insanlık sıkıntısı gibi hala içimi sızlatır. Böyle bir ortamda büyümüş olmak biraz içimi karartır. Bu coğrafyadaki bilinçaltının köklü arızalarından kendimizi ne kadar kurtarabilmiş olabiliriz ki diye düşünürüm, bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz? Bu huzursuz debelenmelerimizde böyle “minik” olayların payı nedir? Ne bileyim… Belki de üzülmemeli, insanlık hali dediğimiz böyle bir şeydir, peşpeşe hata yapma, birilerini yaralama ve debelenme hali.
Ama üzülüyoruz işte, üzülmeyenler adına da üzülmek gerekiyor örtmenim. Yine de öğreniyoruz. Neymiş, birilerine çiçek vermek kötü bir şey değilmiş, çiçek güzel bir şeymiş. Hele ki nöbetçi öğrencilerin okul bahçesinden topladığı, arasına elinizi hafifçe çizen otların karıştığı, boyları birbirini tutmayan kasımpatılar çok güzel bir şeymiş.