28 Nisan 2014 Pazartesi

Haftanın Özeti ve Güzel Bir Pazar Günü

Bu hafta beni en mutlu eden şeylerden biri The Pen Company'nin çekilişinden kazandığım Sheaffer Ballpoint kalemimin gelişi oldu. Kalemin çok güzel bir ağırlığı var ve oldukça yumuşak yazıyor, rengini ben seçmedim ama çok beğendim :)

Bu cici washi tapeler IKEA'dan; eşim biraz sıkıntılı ve üzgün olduğum bir günde IKEA'dan gelirken bana bu tatlı hediyeyi aldı. Beni nasıl mutlu edeceğini çok iyi biliyor ^-^

D&R'da dolaşırken Keri Smith'in kitaplarını gördüm, hem box set halinde hem de ayrı ayrı satılıyorlardı. Ben bu en meşhurunu fotoğrafladım ama sanırım en sevdiğim "This is not a Book" :) Bi ara mutlaka almak istiyorum, böyle kreatif kitapları oldum olası sevmişimdir.

Hobbit bitti ve tabii ki büyük bir keyifle okudum; yıllardır kitaplığımda box set olarak duran The Lord of The Rings'e de başlamış oldum. filmleri öyle yarım yamalak izlemiştim ki iyi ki de hiçbir şey hatırlamıyorum; şu an Hobbit'ten sonra çok keyifli geldi doğrusu.

Bu arada hafta sonunda araya bu harika grafik romanı da sıkıştırdım. Sevgili kuzenimin hediyesi bu harika roman kısa sürede bitti ama inanılmaz keyif aldım; hem çizimlerinden, hem de hikayesinden. Instagram'da bu fotoğrafı paylaştığımda sevgili ayvalikkedisi şu yorumu yaptı,"Kızıl Ağaç'ı da tavsiye ederim. Muazzamdır, çizimleri zaten ayrı güzeldir. :)" Burada da paylaşmak istedim, çünkü ben not aldım, belki sizler de almak istersiniz ve kendisine tekrardan teşekkür ediyorum.

HelloGiggles'ı takip etmeyi çok seviyorum ve bu yazıyı daha önce kaçırışım bugün gördüm; New York'taki en iyi kırtasiye mağazalarından bahsetmişler aralarında gitmeyi çook istediklerim var ve bi gün yolumuz düşerse gidelim diye sizinle de linki paylaşayım dedim ;)Özellikle Instagram'da ve tabii ki internette bloglarda kırtasiye ile ilgili yazıları takip etmeyi çok seviyorum, daha önce de söylemiştim. Instagram diyorum çünkü görsellik daha da keyifli oluyor, bugün de bolca böyle yerlerde gezindim, mutlandırıyor insanı bu güzellikler ^-^Ve bir fotoğraf da bugünden. Mitoloji kitabıma ne zamandır bakmıyordum, arada tekrar okumak pek güzel :)Herkese şimdiden iyi haftalar!*Sürpriz kırtasiye paketi çekilişi devam ediyor! Katılmak için son tarih: 04.05.2014 ve link: Çekilişe Katılmak için TIKLAYIN!

çöldeki izler

Bu yıl festivalde seçtiğim filmlerin çoğunun kadın hikayelerinden oluştuğunu farkettim. Papusza, May'in Yazı, Ida, Muhteşem Kedibalığı ve Çöldeki İzler. Çöldeki İzler'i seçerken itiraf etmeliyim ki çölde geçiyor olması, ilham verici hikayesi ve bir yol filmi olması etkiliydi. 

Film gerçek bir hikâyeye, 1977 yılında 2700 kilometre yürüyerek Avusturya çölünü 9 ayda geçen Robyn Davidson’ın yolculuğuna dayanıyor. Robyn daha sonra seyahatiyle ilgili yazdıklarını bir kitap haline getiriyor. Film de bu kitaptan uyarlanıyor.

Robyn, bağımsızlığına düşkün, içe dönük bir genç kadın. İnsanlarla bir arada olmaktan, konuşmaktan pek hoşlanmıyor fakat köpeği Diggity’yle dokunaklı bir ilişkisi var, çöl yolculuğu için tanıştığı develerle de hemen bir yakınlık kuruyor. Hayvanlarla kurulan o sessiz iletişimin güzelliği... İki yıl boyunca hem seyahatte yanına alacağı develeri yakından tanımak hem de para kazanmak için çiftliklerde çalışıyor. Yolculuğuna finansal destek sağlayan National Geographic, belli duraklarda buluşmak üzere yanına, Robyn’in istemediği kadar konuşkan, fazlaca hevesli fotoğrafçıyı, Rick Smolan’ı (Adam Driver) gönderiyor.

Biz bir yandan Robyn, köpeği ve dört devesiyle güneş altında, kızıl kum tepelerinin arasında yürüyor, bir yandan da geçmişindeki trajik bir olaydan ara ara sahneler görüyoruz. Ne hissettiğini açık etmeyen kahraman hakkında biraz daha bilgi sahibi olmamızı amaçlamış bu sahneler, nedense insanın üzerinde istenen etkiyi yaratamıyor, bir hoşluk, lirik bir anlatım olarak öylece bir kenarda kalıyor.

Fakat bence filmin en büyük kusuru, bu gerçekten kendince bir meydan okuyuş olan seyahatin, yönetmen eliyle daha evcimen bir macera yolculuğuna dönüşmüş olması. Çölün yerlilerinden biri “Burada ölmek için şanssız olmanıza gerek yok,” diyor filmde. Ne var ki Robyn yolculuk boyunca hastalanmıyor bile. Tüm o referansların, işaretlerin silindiği yerde, düpedüz bir yalnızlık coğrafyasında eski bir pusulayla yolunu hiç şaşırmıyor. Biz de yaşadığı zorluğa ikna olmak için Robyn’in çatlayan dudakları, güneşten kabarmış teni, erimiş sandaletleriyle yetiniyoruz.

Film boyunca –ilk baştaki çiftlik kâhyası hariç- karşılaştığı insanlar da bir şekilde yardımına koşuyor. Bir aborjin, fotoğrafçının özel hayatlarına saygısızlık etmesine rağmen kadın olduğu için geçemeyeceği kutsal topraklarda Robyn’e eşlik ediyor. Çölün ortasında konuk olduğu bir evde, bir geceliğine de olsa temiz çarşaflarda yatıyor, evin kadını onu kendi elleriyle yıkıyor, saçlarını tarıyor. Sürekli terslediği, şapşal fotoğrafçı onun için arabasıyla kilometreler tepiyor ve güzergâhına su bidonları bırakıyor. Bu “develi kadın”a gösterilen özenin nedenini bilmiyoruz. Sanki iki yılını çiftliklerde, tüfeklerin ve deve dışkılarının arasında geçiren Robyn değildir, bunları hiç düşünmemiştir. Zaten fotoğrafçıyla dokuz ayda topu topu üç kere karşılaşmış oldukları halde filmde neredeyse ne zaman yüzümüzü çevirsek karşımızda fotoğrafçıyı görüyoruz.

Filmde kendi adıma, o haşin coğrafyada yalnız olmanın, dokuz ay boyunca geceleri o ıssızlıkta, gökyüzüne bakarak yatmanın insanda yaratacağı hissi, Robyn’in hayatın biz-her-gece-evine dönen-fanilere görünmeyen bir yanını keşfetmesini görmek istedim. Fakat Robyn’in ne yaşayıp ne hissettiği, bu yolculuğun onu –fotoğrafçıyı sonradan sevmesi dışında- nasıl dönüştürdüğü bir muamma. Yönetmen John Curran belli ki böyle olsun istemiş ve Robyn’i de fazla yalnız bırakmaya gönlü razı olmamış.

Bütün bunlara rağmen ben severek izledim Çöldeki İzler'i. Daha önce Alice, Jane Eyre rollerini üstlenen Mia Wasikowska, bu filmde tam da “kadın başına” bu gözüpek yolculuğa çıkacağına bizi inandıracak bir karakter yaratıyor. Nefis çöl manzaraları ile birlikte senaryonun eksiklerini kapatıyor ve gezginlere yol filmlerinin o kışkırtıcı ruhunu üflüyor.

Ve Alice Springs’te başlayan bu uzun yolculuk Hint Okyanusu’nda son buluyor. İtiraf etmeli ki, kirpiklerinde biriken çöl kumunu –ki film boyunca o toz insanın üzerine yağıyor neredeyse- Hint Okyanusu’nda atan Robyn’i görmek insanı o yolculuğu yapmışçasına rahatlatıyor ve insana sonu denizde biten güzel filmleri anımsatıyor.

*Yazını bir kısmı daha önce paralel sinema'da yayınlandı.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Hafta Sonuna Girerken...

Hafta sonuna girerken sizlerle internette gördüğüm, okuduğum, izlediğim bana ilham veren, beni mutlu eden bazı linkler paylaşayım dedim. Herkese şimdiden sağlıklı ve mutlu bir hafta sonu dilerim;)Bugün her zamanki gibi takip ettiğim bloglarda neler oluyor diye bakarken, çok sevdiğim bir blogger olan sevgili Zeynep'in yeni yazısında paylaştığı videoyu keyifle izledim. Kendisi bir televizyon programına konuk olmuş ve çok güzel bir sohbet gerçekleştirmiş; buradan izleyebilirsiniz => http://www.banasikcayaz.com/2014/04/a-little-chit-chat-on-fountain-pens.htmlMürekkep Faresi yine blogunda harika bir yazı yazmış; Lamy Safari'nin yeni rengi çok güzel gözüküyor ^.^ Blog yazısı burada => http://murekkepfaresi.blogspot.com.tr/2014/04/lamy-safari-neon-coral-2014-special.htmlBrain Pickings benim çok sevdiğim bir edebî blog. Bu yazıya da o kadar bayıldım ki her yerde paylaştım =) Edebiyattan ilham alınmış, kurmaca yemekler =) Yazı ve fotoğraflar burada => http://www.brainpickings.org/index.php/2014/04/16/fictitous-dishessevgili Unicorn'un enfes fotoğraflarına da ayrı bayıldım bu hafta. Jane Austen ilhamlı bu fotoğraflar şahane => http://unicorntutorials.blogspot.com.tr/2014/04/jane-austen.htmlCoolpencilcase.com'a bayılıyorum, şu kalemkutu/organizerlerden çok istiyorum! =)) => http://www.pinterest.com/pin/80994493273032273/Ve son olarak yine Pinterest'te kendimi kaybettiğim anlarda bulduğum harika bir board =) => http://www.pinterest.com/turquoise_erin/office-inspiration/

18 Nisan 2014 Cuma

papusza (taş bebek): çingene şairin hikayesi

Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin "gözde mekanı" gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival (Beyaz Geceler’inin anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festivalmilitanları!

Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza, onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar karşılığında Yahudi bir kadından okuma yazmayı öğreniyor, sonra da ne bulsa okuyor, kafasından şarkılar, şiirler yazıyor. Sevmediği bir adamla evlendiriliyor. Çocuğu olmuyor. Farklılıklarından, okuma yazma bilmesinden dolayı da kendi topluluğunda biraz dışlanıyor. İki yıl onlarla yaşayan kaçak bir yazarla (Jerry Ficowski) arkadaş oluyor.

Papusza “belleğimiz yok bizim, olsa endişeden ölürdük,” diyor yazara. Roman dilinde dün ve yarın'ınaynı kelime olduğunu söylüyor. Çingenelerin gadjo’ya (yabancı) güvenmeleri zaman alıyor, yine de temkinli davranıyorlar. Gadjo, kaçak da olsa sisteme ait biri. Onlarınsa hep bir çekişmeleri var o sistemle. İzinsiz müzik yaptıkları için geceyi topluca nezarette geçiriyorlar bir yerde. Parmaklıklar arkasında birden kıpır kıpır bir şeyler çalıp söylemeye başlıyorlar. Parmaklıkların öbür tarafındaki görevliler ne yapacağını şaşırıyor, susturamıyorlar onları. Bayıldım o sahneye!

“Hitler neden bizi yok etmek istiyor biliyor musunuz," diyor biri (P'nin kocası) geceleyin ateş başında konuşurlarken. “Çünkü bizi kıskanıyor, bizim gibi yaşayamıyor ya.” Başka bir gün Lenin'in kendisine "sensiz devrim yapmam, gel n'olur" diye yalvardığını anlatıyor. Polonya hükümeti, Çingenelerin evlere yerleştirileceğini, çocukların zorunlu olarak okula gideceğini söylüyor. “Çocuğumu okula göndereceğime derede boğulurum daha iyi,” diyor içlerinden biri. “Bütün ormanlar, yollar bizim, bir evde yaşamak niye?” diye karşı çıkanlar oluyor. Sonunda evlere yerleşiyorlar, kötü, köhne evlere. O yerleşik düzende fark ediyor insan yoksulluğu, göçebe yaşanırken değil. Gezerken zaten sahip olduğunuz ne var ki!

Ficowski, hakkındaki tutuklama kararı kaldırılınca Varşova’ya ve orta sınıf hayatına geri dönüyor. Penceresinden Stalin’in yaptırdığı gökdelenin inşaatı yükseldiğini görüyoruz. Bu arada Polonya’nın şairlerinden Julian Tuwim’e, Papusza’nın şiirlerini gösteriyor. Papusza ile sürekli mektuplaşıyor bir yandan da. Sonra Çingenelerle ilgili, bu şiirlerin de yer aldığı bir kitap yayınlıyor. Bunun üzerine Çingeneler, tüm sırlarının ifşa olduğunu hissediyor, Papusza’ya bir hain gibi davranıyorlar, onu hepten dışlıyorlar. Onların görünür olmalarını sağladığını düşünen Ficowski buna üzülüyor, “bir belleğimiz yok diyordun, işte bu belleğiniz,” diyor P'ya. Çingeneler içinse gerçekten asla yer alamayacaklarını düşündükleri, yer almak istemeyecekleri bir dünyayı temsil ediyor bunların tümü. Sırlarını kimseyle paylaşmak istemiyorlar.

Film atlamalarla, geri dönüşlerle ilerliyor. Papusza’nın zorla evlendirildiği 15 yaşına dönüyoruz, Yahudi ve Çingene avına çıkıldığı savaş yıllarına, şarkıları bir orkestra tarafından icra edildiği sahneye. Tavuk hırsızlığından alıkonduğu hapisten çıkarılıp onur konuğu olarak şık giyimli insanların arasına karışmasına. Bir yandan da o kafileyle birlikte yolculuk yapıyoruz Polonya düzlüklerinde, karlı ovalarda, uzun ağaçların, göl manzaralarının arasında.

Sistemin seni ait olmadığın bir şeye dahil etme çabası, seni sadece oradayken kabul etmesi –artık ne kadar kabul ederse- ne acıklı. Eğitim de bunun araçlarından biri oluyor. Bir şeylere gözümüzü açıyor da bu tornaya girip de bir körlük edinmeden çıkmak çok kolay değil. O yüzden çok da emin olmamalı. Zaten birine "ben seni eğiteceğim" dediğin anda, hiyerarşik bir ilişki tanımlanıyor ister istemez. (Sonu gelmeyen anarşik fikirler!)

Aklıma, gittiğim bir resim atölyesi geldi. Bir derste atölyenin hocası, masaya bir örtü örtmüş, altına eskimiş botlar, yıpranmış ayakkabılar koymuştu. Bizi oturttu masanın başına. "Bir elinizi örtünün altına sokun, bir elinizle de dokunarak gördüğünüzü çizin,” dedi. Ben imkânsız olduğunu düşünmüştüm, sonra yavaş yavaş kağıtta beliren lekeye ben de inanamadım. İnsan gerçekten gözlerinin göremediğini elleriyle görebiliyordu. “Göz yanıltır, mükemmele tamamlar, gözünüze çok güvenmeyin,” demişti Sue.

Filmi izledikten sonra, iyi ki bu film böyle yönetmenlerin (Joanna Kos, Krzystof Krauze) elinden çıkmış, dedim. Bu filmi “yokluk içindeki sıradan bir insanın başarı hikâyesi” olarak izlemek ne fena olurdu. Zaten öyle de sonlanmıyor Papusza’nın hikâyesi. O, iki dünyanın arasında kalıyor, iki dünyanın katı kuralları ve önyargılarıyla da başa çıkmaya çalışıyor, yaşamının son demlerinde iyice yalnız bir hayat sürüyor.

İlk kez Ficowski söylüyor Papusza’ya “sen şairsin,” diye. “Bazen otururken öyle bir geliyor, sonra gidiyor işte,” diyor Papusza. Şairliğin yarısı benimse yarısı da bu rüzgarın, toprağın dercesine. Filmde kimi sahneler siyah beyaz, müthiş bir doğaya açılıyor. Günün el değmemiş saatlerinde, sadece bu kafileye görünen manzaralara. Sonradan Papusza'nın birkaç şiirini okurken hep bu görüntüler geldi aklıma. Bazı saatlere nasıl da kör kalıyoruz diye düşündüm. Bu kadarla kalsa yine iyi...

*Papusza'nın İngilizce'den çevirmeye çalıştığım bir şiiri: 

Ateşi seviyorum yüreğim gibi

Çingene kızını sarsıp

Bu dünyanın ötesine sürükleyen

Vahşi ve ılık rüzgârları

Gözyaşlarımı yıkayan yağmurları

Bedenimi ısıtan

Ve kusursuzca yüreğimin şarkısını söyleyen

Güneşi, o altın Çingene babayı.

Orada kişneyen bir Çingene atı

Uykusundan uyandırır bir yabancıyı

Oysa mutlu eder bir Çingene yüreğini

Ah ne güzel yaşamak, gece ırmağa gitmek

Soğuk balıklar yakalamak

Elinde kalan suyun serinliği…

Çingenelerin geleceğini söyleyen

Horoz ve tavukların

Ve çingene arabasının cennetinde yaşamak.

Ve o gümüş ay,

Hindistandaki ataların babası

Aydınlatır bizi

Gözetir çadırdaki çocukları

Çocuğunu kundaklasın diye

Çingene bir kadına ışık olur belki

Kimse anlamaz beni

O sözünü ettiğim

Orman ve nehirden başka

Anlattığım her şey geçip gitti

Onlardan sonra her şey, her şey bitti

Gençlik yıllarım gibi..

17 Nisan 2014 Perşembe

Ağaçtaki / Janne Teller (On8 Kitap)

Tutunduğun anlamlar uğruna neyini verirdin?"Kızmaya değer şeyler olacaksa, sevinmeye değer şeyler de olacaktır. Sevinmeye değer şeyler olacaksa, demek ki o şeylerin de bir anlamı olacaktır. Ama öyle şeyler yok bu dünyada!" Sesini bir ton daha yükseltip, "Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın!" dedi.İşte o an, Pierre Anthon'u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık.Hayatlarımız niçin sonu gelmez bir anlam arayışı üzerine kurulu? Yaptığımız işleri, verdiğimiz kararları, sürdürdüğümüz ilişkileri sürekli bir anlam terazisinde tartmamız neden? Anlam gerçekten o kadar önemli, adının yansıttığı kadar "anlamlı" bir şey mi? Yoksa toplumca kafayı anlamla bozduk da, bu takıntımızın farkında mı değiliz? Öyle ya da böyle, Danimarkalı bir grup genç, "anlam" denen şeyi feda etmemekte kararlı! izin vermeyecekleri bir şey varsa, o da "her şey"in "hiçbir şey", "birileri"nin de "hiç kimse" olduğunun kendilerine dayatılması!Her gün yapmakta olduklarımız, üstünde fazla kafa yormadan sürdürdüklerimiz, bir şey ya da biri olmak için...Ya günün birinde, "Her şey anlamsız", diyen biri çıksa, buna ne kadar dayanabiliriz? Yayımlandığından bu yana tüm dünyada gençlerin büyük ilgisini toplayan ve çeşitli dillere çevrilen romanda, Danimarkalı yazar Janne Teller, naiflikle gerçekliğin arasında, kan dondurucu bir nihilizmin sınırlarında geziyor!1964'de, Kopenhag'da doğan, Avusturya ve Alman kökenli bir aileye sahip Janne Teller, New York ve Berlin'de yaşadı. 1988-1995 yılları arasında Darüsselam, Brüksel, New York ve Mozambik'te makroekonomist  olarak AB ve BM danışmanlığı yaptı. 1995'ten beri kendini yazmaya adadı. İlk romanı, modern bir İskandinav destanı niteliğindeki, siyasi, tarihi ve dini parodi özellikleri de taşıyan Odins (Odin'in Adası, 1999). Yaşamın büyük felsefi sorunlarıyla yüzleştiren,ZEIT tarafından "derinlikli bir tabu yıkıcı" olarak tanımlanan ve uzun süre yasaklı kaldıktan sonra yayımlanan Ağaçtaki (Intet, 2000) kitabıyla, 2001 Danimarka Kültür Bakanlığı Gençlik Kitap Ödülü, 2008 Libbylit Ödülü ve 2011 Michael L. Printz Onur Ödülü'ne değer görülen yazarın aynı kitabı, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü'ne aday gösterildi. Bu yapıtlarını, göç ve yabancı danışmanlığı üzerine yazdığı ve pasaport formunda yayımlanan Hvis der var krig i Norden (Savaş - Düşün ki Burada, 2004) ve ahlak ile sanat üzerine yazdığı kısa romanı Kom (Gel, 2008 ) izledi. Kısa hikayelerden oluşan Alles - Worum es geht (Her Şey - Neyle İlgili Olursa) 2013 yılında Almanca yayımlandı. Yazarın son kitabı, Afrikanske veje (Afrika Yolları, 2013).Kitapları yirmi farklı dile çevrilen Teller, düzenli olarak denemeler ve makaleler de yayımlıyor. Yazar, yılın bazı aylarında New York'ta, bazılarında Berlin'de  yaşıyor.

Okumak-Yazmak

Hobbit okumalarımdan bir kare :) Bu fotoğrafı hafta sonu çektim, pek bir keyifli gözüküyor, şu anda da orada olasım geldi :D Şu an işteyim ancak bugün öğleden sonra vaktim olabilir ve umarım biraz okuyabilirim; yoksa genelde uyumadan önce okuyorum ve fazla ilerleyemiyorum, aklım kitapta kalıyor :D

Sharpie kalemlerimi pek seviyorum, tam çizim yapmalık. Bunları seneler önce aldım aslında ama hâlâ sık sık kullanmaya kıyamam :D Bir de tabii her yerde bulunmadığından;))

Bir de Faber-Castell'in bu kalemlerine bayılıyorum. Biraz kalın uçlular ve yazması oldukça keyifli. Kâğıdın üstünde kayan ve hiçbir tutukluk yapmayan böyle kalemlerle yazmayı çok seviyorum.

Bu ay Sabitfikir yine dopdolu. Okumayı en sevdiğim edebiyat dergisi, hatta eski sayılarını edinip güzel bir koleksiyon oluşturdum ;)

*Sürpriz kırtasiye paketi çekilişi devam ediyor! Katılmak için son tarih: 04.05.2014 ve link: Çekilişe Katılmak için TIKLAYIN!

14 Nisan 2014 Pazartesi

Hafta Sonu

Cuma gününün tatil olmasıyla evde hafta sonu erken başladı bizim için. Bol bol dizi izledim - Pretty Little Liars'da 3. Sezonun sonuna yaklaştım, heyecan dorukta :) ve tabii kitap, yazı-çizi vb. aktivitelerle dinleniyorum.

Siz neler yapıyorsunuz bu hafta sonu? :)

*Sürpriz kırtasiye paketi çekilişi devam ediyor! Katılmak için son tarih: 04.05.2014 ve link: Çekilişe Katılmak için TIKLAYIN!

10 Nisan 2014 Perşembe

Son Zamanlarda...

Yeni kitabım güzel illüstrasyonlarıyla Hobbit ve sıradakileri de görüyorsunuz; uzun bir dönem başka diyarlarda olacağım ;)

Bu ayki SabitFikir'in yanında bir de puzzle aldım D&R'dan. 

Küçük parçalarıyla epey uzun bir zaman geçireceğimizi gösterdi bana hafta sonunda :D

Bu fotoğraf diyor ki; benim eşim müttiiiş sürprizler yapar :D

Yakında araya bu grafik romanı sokacağım; Patrick Ness çok merak ettiğim bir yazar ;)

Çekiliş devam ediyor! Katılmak için son tarih: 04.05.2014 ve link: Çekilişe Katılmak için TIKLAYIN!

8 Nisan 2014 Salı

On Numara Çocuklar / Hacer Kılcıoğlu (Günışığı Kitaplığı)

2012 yılının En İyi Çocuk Öyküleri Kitabı Ödülü'nü alan Aydede Her Yerde'nin İzmirli yazarı Hacer Kılcıoğlu'nun son çocuk romanı çıktı!Üç romandan üç kahraman aynı mahallede!Aydede Her Yerde kitabıyla Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği'nin (ÇGYD) 2012 Yılın En İyi Çocuk Öyküleri Kitabı Ödülü'ne değer görülen Hacer Kılcıoğlu, çocukların severek okuduğu romanlarından Perşembeleri Çok Severim'in Tibet'ini, Bugün Adım Kaktüs Benim'in Çiçek'ini, Gevrekçiii'nin Mahmut'unu bu kitabında bir araya getirdi. Roman,çocukların aile büyükleriyle bağlarını, yaşamlarını değiştiren dönemeçleri, çocukların gözünden duyarlı ve samimi bir üslupla aktarıyor. Çocukların gündelik yaşamını dolduran okul hikayelerini, aile içi ilişkilerini ve dostluklarını özgün bir kurguda kucaklayan yazarın son kitabı, üç ana kahramanın ayrı ayrı maceralarının yer aldığı diğer kitapları seven çocuklar kadar, yazarla ilk defa buluşacak çocukları da, içinde kaybolabilecekleri bir okuma keyfine davet ediyor.Yeni bir okul yılı başlarken, hayatlarında önemli değişimler yaşayan Tibet, Çiçek ve Mahmut'un hikayeleri birbiriyle kesişir. Tibet'in, yakına taşınan büyükannesi Ruzi'yle yaşamı renklenmiştir. Çiçek, çok sevdiği dedesinin günden güne değişimine tanık olmaktadır. Mahmut'sa, Fransız Frank'ın çektiği ve onu başrolünde oynattığı belgeselin gösterimi için sabırsızdır. İlkgençliğe bir adım daha yaklaşan üç çocuk yaşamın sürprizleri, güzellikleri ve zorlukları içinde yol alırlarken, bir gün...

2 Nisan 2014 Çarşamba

Mart 2014

İşte Mart ayında bitirdiğim kitaplar! Çok keyifli bir ay oldu benim için Mart ayı, hem sevdiğim bu kitapları bitirdim hem de Tüyap Bursa Kitap Fuarı'ndan çok güzel kitaplar aldım ve gelecek aylarda keyifle okuyacağım onları. Bu ay 4 kitap hiç de fena değil ve şu ana kadar 12 kitap okumuş olmak da hiç fena değil benim için =) Çünkü işim gereği öğrencilerimin kağıtları ya da diğer kendi mesleki notlarım, yazılar vs. de okuduğum için araya çok sevdiğim bu kitapları da sokmak çok çok iyi benim için =) Ama tabii önümüzdeki aylarda daha fazlasına hayır demem =) 

Şu sıralar Doctor Who SHADA'yı bitirmek üzereyim. Aslında Mart ayı listeme eklerim diye düşünüyordum ama işler yoğun ;) O bitince çok okumak istediğim bir kitaba başlayacağım ^o^

Sizin için nasıl geçti Mart ayı? ;)