26 Şubat 2015 Perşembe
Konuş ki Dinlesin Dinle ki Konuşsun / Adele Faber - Elaine Mazlish
23 Şubat 2015 Pazartesi
DIY / Kendin Yap: Kitaplık Mumluğu
20 Şubat 2015 Cuma
Bana Sesini Bırak / Neslihan Önderoğlu (Günışığı Kitaplığı)
18 Şubat 2015 Çarşamba
Kitaplar, Yayınevleri, NetGalley?
17 Şubat 2015 Salı
Kan Yağmuru / Cenk Çalışır (Esen Kitap)
16 Şubat 2015 Pazartesi
Türk Kitap Blogları
10 Şubat 2015 Salı
Yeni Bir Hafta...
9 Şubat 2015 Pazartesi
"bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte"
Ne çok şey birikti! Şu sıralar öyle çok yazmak istiyorum ki, kesin dönüş yapacağım buraya, başka çaresi yok. Kafamda yazılarla dolaşıyor, vapurlara, otobüslere bu yazılarla binip insanlarla konuşurken arada paralel bir evrene kaçıp bir şeyler karalamak istiyorum. Bazen sokaklar, şehirler, vapurlar bir metnin parçası gibi görünüyor insanın gözüne. Aslında böyle zamanlarda insan kolay kolay akışa kaptıramıyor kendini. Hani dünyanın o tuhaf akışına. Marguerite Duras'nın -onu da yazmak istiyorum- bir lafı var: İnsanların hayatlarını güzelleştirebilecekken bunu seçmemeleri çok tuhaf," der. Hayatımız tam da böyle işte.
Bir süredir bir sinema sitesine (Paralel Sinema) ara ara yazılar yazıyorum. Gerçi son zamanlardaki iş yoğunluğu, bir de seyahatler beni o yazıları yazmaktan da alıkoydu. En son, malum şubat ayı nedeniyle en çok sevdiğimiz aşk filmiyle ilgili bir yazı istediler. Bu “en” lafı beni hep ürkütür aslında. Fakat bu kez çok tereddüt etmeden Köprü Üstü Aşıkları’nı seçtim. Uykuya geçmeden film hakkında yazacaklarımı düşünürken heyecanlandım. (Kesin, çoğunu unutacağım bunların!) Zaten insanların kafalarını yastığa koyar koymaz nasıl uyuyabildikleri benim için bir sır olarak kalacak. O filmi düşünürken de aklıma daha önce yazdığım bir sinema yazısı geldi, eski, epey eski bir film hakkında. 29 yaşında ölmüş Jean Vigo’nun, Fransızların anarşist çocuğunun son (1934) filmi. Der ki Vigo, “Ergenliklerinde, olabilecekleri kişiyi katledenler, yazık size!”
İşte filmin yazısı. Bu yazı Nezleli Karga’da da yer alsın istedim. (İçinde tek taş yüzük ve “aşırı enteresan” bir evlilik teklifi vs olmayan bir aşk filmi çok şükür.) Aslında bu filmi aşk filmi olarak sınıflandırmazdım sanırım, epey mutedil bir filmdir, olaylar fazla dramatize edilmeden, neredeyse çocuksu bir hafiflikle yaşanır. İzlerken hatta pek anlamazsınız bile, sonra sonra filmi sevdiğinizi farkedersiniz. Köprü Üstü Aşıkları başka bir yazıya... Onun rüzgarı biraz daha şiddetli. "Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte," der ya şarkı, ki bu sözü hüzünlü ve çok güzel bulurum. Bütün güzel aşk filmlerinin bu sözün gölgesine sığınabileceğini düşünürüm...
Latalante: Sinemanın Eskimeyen Şiiri
L’Atalante bana kalırsa sinemanın ruhu hep genç kalacak filmlerindendir, büyüsü ve şiirselliği hiç eskimez. Film iki genç aşığın, Jean (Jean Daste) ve Juliette’in (Juliette Parlo) kasabadaki evlilik törenleriyle başlar. Genç çift oradan Jean’ın kaptan olduğu, filme de ismini veren L’Atalante isimli mavnaya geçer. Filmde en az genç aşıklar kadar yeri olanPere Jules (Michel Simon) da mavnada çalışan egzantrik, yaşlıca bir denizcidir. Ömrünü denizlerde geçirmiş, dünyanın büyük limanlarını dolaşmış, oralardan hikayelerle dönmüştür. Vücudu “onu sıcak tutan” dövmeleriyle kaplıdır, odası da tıpkı denizlerde geçirilmiş bir ömür gibi izlerle ve hatta kaybedilen bir arkadaşın mumyalanmış eli gibi tuhaf anılarla doludur. Juliette ise onun aksine küçük kasabasından dışarı çıkmamıştır. Taze bir iştahla dünyayı keşfetmeye hazırdır. Zaman zaman hayranlıkla yeni bir dünyayı temsil eden kişilere kaptırır kendini. Dünya onun için Paris’tir, Paris’e en yakın olduğu zamansa radyo dinlediği zamanlar. Bu yüzden Jules’ün hikayelerine büyük bir merak besler. Jean ise kah Juliette’e olan aşkıyla coşar, kah onu başkalarından kıskanır, iyice hırçınlaşır, gözü bir şeyi görmez.
Film boyunca iki aşığın birbirlerine aşkla birşeyler fısıldamasını, gülüşmelerini, küsmelerini, çocuklaşmalarını, birbirlerini arzulamalarını; kısacası yeni bir ilişkinin hemen yön değiştiriveren farklı ruh hallerini görürüz. Hem birbirlerini çok sevip birbirlerine ilgi gösterirler, hem kendi bağımsızlıklarının peşine düşmek isterler. Juliette’ın en büyük isteği Paris’in uzak ve ışıltılı dünyasını görmektir, Jean ise bu dünyayı Juliette’e göstermekle onu bu dünyadan kıskanmak arasında gidip gelir. Paris’te Juliette’in mavnadan ayrılmasıyla iki aşık acı çekip birbirini özlemeye başlar. Paris bir taşralı için büyüleyici olduğu kadar acımasızdır da. Juliette’in bu şehrin sokaklarında kendine ait bir yer bulamaz. Jean ve Juliette birbirlerine küsüp ayrı yerlerde birbirlerini hayal ederler. İki aşık, Pere Jules’ün müdahalesiyle sonunda birbirlerine kavuşur. Onların dünyasında aslında pek çok his uçucudur, kırgınlıkları da öyle olur.
Bana kalırsa film eskimemesini kusursuzluk arayışından kendini özgürleştirip özgün sesini bulmasına, yönetmenin sinemada doğaçlama hissi veren anların büyüsünü keşfetmesine borçludur. Film, kahramanların farklı ruh halleri üzerinden Maurice Jaubert’in müziklerinin eşliğinde neredeyse L’Atalante’nin Seine nehri üzerinde ağır ağır ilerleyişi gibi akıp gider. Kimi zaman muzip, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bir tonda… Aslında hikâyede fazla bir şey olmuyor gibidir fakat yönetmen bir şekilde izleyiciyi ele geçirmeyi başarır. Karakterler katı bir şekilde kategorize edilmemiş, nefes alıp veren, kanlı canlı kişiliklerdir. Yönetmen onları idealize etmez, onlara hata yapma özgürlüğü tanır.
Bunun yanı sıra filmin yarattığı görsel dil de büyüleyicidir. Sinematograf Boris Kaufman’ı da burada anmak gerekir. Filmin başlarında Juliette’in dumanların arasından ağır ağır ilerleyen kapkara mavnanın üzerinde uçuşan gelinliğiyle göründüğü sahne, su altı görüntüleri, rüya sahneleri çok etkileyicidir. İnsana hep aşkın o elle tutulamayan, rüya ve gerçek arasındaki, puslu doğasını anımsatır.
1. Fotoğraf: kaynak2. Fotoğraf: kaynak7 Şubat 2015 Cumartesi
BOY / WYTSKE VERSTEEG
6 Şubat 2015 Cuma
Çıtır Çıtır Felsefe Serisi'nden 27.Kitap: Olmak ve Sahip Olmak / Brigitte Labbe
4 Şubat 2015 Çarşamba
Mini Alışveriş ve Güzel Bir Sürpriz
3 Şubat 2015 Salı
Ocak Ayında Okuduklarım
Çok sevdiğim Neil Gaiman'ın şaheseri The Sandman çizgi roman serisine daha önce başlamıştım, ama nerede kaldığımı bile hatırlamayacak kadar önce =) Bu seneki hedeflerimden biri de bu seriyi bitirmek ama en başından başlayarak okumaya karar verdim ve başladım. Böylelikle bu ay ilk bitirdiğim kitap da serinin ilk cildi oldu. Okuduktan sonra anladım ki zaten ilk cildi bitirmişim daha önce, ama hafızayı tazelemek çok iyi oldu.
Neil Gaiman bilindiği üzere fantastik edebiyatın günümüzde önde gelen yazarlarından biri; kendi adıma da rahatlıkla benim en sevdiğim yazar diyebilirim. Dilini, yaratıcılığını ve geniş kitlelere hitap ediyor olmasını çok seviyorum. The Sandman serisi ise yetişkinlere hitap eden bir çizgi roman serisi. Özellikle bu cildin ilk hikayelerini çok seviyorum; Dream Lord'u tanımak, The Endless'la yavaş yavaş tanışmak çok heyecan vericiydi benim için.
2. The Sandman, Vol.2: The Doll's House
Ve sonra tabii ki ikinci cilde geçtim hemen =D Büyük bir keyifle bu cildi de bitirdim; bir de arada bağımsız hikayeler var ve benim en sevdiğim de bu ciltte yer alıyor; Shakespeare, Chaucer... konuk oluyor hikayeye ;)
Fantastik edebiyatı ve bu türde çizgi roman okumayı sevenlerin zaten haberi vardır bu seriden ama henüz okumamış olanlara tavsiyem olsun ;)
3. Doctor Who: The Tenth Doctor Vol.1
Eğer beni uzun süredir takip ediyorsanız Doctor Who'yu ne kadar sevdiğimi biliyorsunuzdur =D ve eğer bilmiyorsanız en sevdiğim Doctor da The Tenth ;) Yeni seride hikayesini tek okumak istediğim Doctor da pek tabii kendisi =) Gördüğünüz üzere üçüncü kitabım da yine bir çizgi roman ;) İlk cildi okudum ama başlanıç olarak çok çekici bulmadım. Yine de zihnimde her an yankılanan The Tenth'in sesi ve hiç yadırgamadığım şekilde olaylara dahil oluşu okumaya devam etmem için bir neden ;)
Ocak ayını 3 çizgi romanla kapamışım. Bunlar dışında okuduğum bir iki roman var, pek tabii bitiremediğim için bu listeye dahil değiller. Çok verimli gözükmese de benim için güzel bir ay oldu ;)
Son olarak bu hafta birşey denemeyi planlıyorum ama bakalım başarılı olabilecek miyim =D Bu hafta her gün bloga vakit ayırmak ve en azından bir yazı paylaşmak istiyorum. Her ne kadar vakitsizlikten şikayet etsek de her gün elimizde telefonlarla boş vakit geçirdiğimiz onca zaman yok mu =D Pek tabii günün yorgunluğunu atmak için ona da ihtiyaç duyuyor insan ama biraz daha sevdiğim şeylere vakit ayırmaya çalışacağım ;)
Ocak ayında siz neler okudunuz, istediğiniz gibi bir ay oldu mu? Yorumlarınızı bekliyorum! ^o^
Sevgiler.